Yalnızlık ve ölüm
Her zaman sabahları erken kalkmayı ve bu saatler de
evden çıkmayı severim. Özellikle kış
mevsiminde..Günün daha ağarmadığı sabahlarını ise daha çok.. Bu
erken saatlerde yollar boş olur, ulaşım araçları daha rahattır. Hatta
sabah çayı bile demini yeni almıştır. Bu ilk çay özellikle soğuk havalarda yudum yudum bir sıcaklık
hissi verir.
Bir pazartesi sabahıydı, her zamankinden daha erken uyandım. Gün doğmadan bu saatlerin
keyfini tatmak için hızlı bir şekilde
giyinip evden çıktım. Kapıyı kilitledim
mi? Tam emin değilim.. Mutlaka
unutmamışımdır. Geriye dönmeyi istemeden ve caddenin soğuk havasına
aldırmadan tramvay durağına doğru yürümeye devam ettim. Boş sokakta sadece benim
gibi durağa doğru giden bir iki kişi
var. Sokak köpekleri kendilerini
soğuktan koruyacak bir sığıntı içerisinde sessizce uyku halindeler. Hafif
bir yağmur başladı. Kuvvetli değil. Şemsiye açmaya gerek yok. Caddenin sarı
aydınlatma ışıklarına doğru baktıkça daha çok belli olan, ahmak ıslatan
dedikleri türden… Enayi olmamak için adımları biraz hızlandırmak gerek. Durağa
yaklaşırken tramvayın yaklaşmakta
olduğunu görüyorum. Yanımda aynı amaçla
gelmekte olan iki kişi adımlarını sıklaştırarak bu sefere yetişmeye
çalışıyorlar. Benim hiç acelem yok, sabahın keyfini biraz daha çıkarayım, yaklaşık beş dakika sonra gelecek olan
diğerine binerim diye planlıyorum. Acele edenleri alarak hareket eden tramvayın
arkasından bakıyorum. Son ışıkları kaybolduktan sonra etrafın ne kadar ıssız
olduğunu fark ediyorum. Güvenlik
bölümünde mutlaka bir görevli olurdu. Şimdi yok. Hafif yağan bir yağmur, havada
toprak kokusu ve sabahın karanlığı. Yalnızım durakta…Daha bir dakika bile
geçmeden başka bir tramvay geliyor. Çok ilginç olduğunu düşünüyorum. Bu kadar
sık değildi seferler. Fakat benim için sevindirici. Şansım bu sabah gayet iyi..
Tramvay bomboş.. İçinde hiç kimse yok. Çok kısa
aralıkla geldiği için bu kadar boş
olduğunu düşünüyorum. İki kişilik bir koltuğa rahatça oturuyorum. Kapılar
kapanıyor. Hiç kimse binmedi. Hareket ediyor. Biraz telaşlı bir kalkış.. Kalkar kalkmaz hızlanmaya başlıyor.. Hızlanıyor…
Hızlanıyor.. Önde giden az önce kalktı, ona çarpacak…Hızı gittikçe artmaya
devam ediyor…Telaşla ön tarafa yani sürücünün
olduğu kısma doğru gidiyorum. Oda ne? Sürücü yok.. Sürücü koltuğunda kimse
oturmuyor, fakat tramvay hiçbir durakta durmadan hızla yoluna devam ediyor…
Daha da hızlanıyor… hızlanıyor.. Hızdan
artık etraftaki binalar birer parlak ışık gibi bir görünüp kayboluyorlar.. Yapacağım
hiçbir şey yok…Hızdan yerim de durmak mümkün değil. Koltuğun arkasına doğru
düşüyorum. Tramvay sanki bir uçak gibi havalanmaya başlarken.. ‘'Hayırrrr…'’ diye
bağırıyorum.
İşte o anda uyandım.. Müthiş bir kabustu. Çok
canlı, çok gerçekti…Boğazımın kuruduğunu hissettim. Acaba Hayır diye de bağırdım mı?
Bunalımlı günler geçiriyordum. Bu tür rüyaları sık
görmeye başlamıştım. Terlemişim. Bir bardak suyu içtikten beş dakika sonra evin dışındaydım. Tramvay durağına doğru yürürken kabus dolu
rüyam aklıma geldi. Hafif bir tebessümle bu günlerde bu rüyalar normal diye değerlendirdim.
2
Aslında o günler, yalnızlığıma bir arkadaş aradığım zamanlardı. Eşimden
ayrılalı kısa bir süre olmuştu. Mahkeme süreci daha yeni sonlanmıştı. Artık
ayrı evler de oturuyor, birbirimizi hiç görmediğimiz gibi haberleşme
araçlarıyla da iletişim kurmuyorduk. Kendimi sıkıntılı ve yalnız hissediyordum.
Bu olumsuz psikoloji den kurtulmak için yeni
bir
arayış içerisindeydim. İşte onu
ilk o günler de fark ettim. Sanırım kırk yaş civarındaydı. Şirkette
çalışanlar yaklaşık yirmi beş, otuz yaş
aralığında oldukları düşünülürse elli yaşındaki bir kişiye göre yaşı uygundu.
Giyim tarzı çok moderndi. Kumral uzun ve
gür saçları kendine yakışan makyajı ile, her zaman hoş bir görüntüsü vardı. Uzun
boyluydu, kilolu değildi. İsmi de güzeldi ‘Yelda’. Kibardı. Karşılaştığımız
zamanlarda her zaman selam verir,
hatırımı sorardı. Karşılaştığımız
zamanlar diyorum, çünkü aynı iş yerinde olmamıza rağmen onunla pek karşılaşmazdık.
Çalıştığım şirket İzmir’in Alsancak semtinde altı
katlı ve yaklaşık dört yüz kişinin
çalıştığı büyük bir holdinge ait merkez bina konumunda. Yelda binanın giriş
katında, resepsiyon veya lobi denilen, şirkete
iş veya ziyaret amacıyla gelenlerin
karşılandığı bölüm de çalışıyordu. Ben ise üçüncü katta bulunan ve bizim
son karar bürosu dediğimiz lojistik sevk bölümünde görevliydim. İşim gereği
sabah yedi civarında işe gelir, on altı gibi ayrılırdım. Diğer bölümler ise
genellikle dokuz ile on sekiz saatleri arasında çalışırdı. Şirkette saat on
iki, on üç arası öğlen tatili olarak ayrılmasına rağmen
bizim büro çalışmaya devam ederdi. Çoğu kez öğlen yemeğimizi ufak tefek atıştırmalıklarla geçiştirirdik. Nadiren alt kata indiğim
zamanlarda özellikle Yelda’nın önünden geçmeye çalışır, onu izlerdim.
Bir gün bodrum katında bulunan arşiv bölümünden bir
evrak almam gerekti. Buradan evrakların gelmesi her zaman uzun zaman aldığından
kendim alayım diye düşündüm. Arşiv bölümünün merdivenlerin de Yelda ile
karşılaştım. Uzun süredir beklediğim bir andı. İkimiz den başka hiç kimse yoktu. Bir iki konuşmadan sonra esas düşüncemin ilk
adımını attım ‘'Senin için uygun bir zamanda bir kahve içelim mi?'’ nedense hiç
şaşırmadı. ‘İçeriz’ dedi. Birden moralimin yükseldiğini hissettim, içimi bir
sevinç kasırgası kaplamıştı. Hemen soruma devam ettim ‘'Ne zaman ve nerede?'’
sanki bu soruyu bekliyor gibiydi, oda hiç düşünmeden ‘'Cuma günü olabilir'’ dedi.
Uzun süredir beklediğim bu an, güzel bir tesadüf sonucu gerçekleşmişti.
Cuma günü kahve içerken uzun uzun konuştuk,
bilmediğim yaşantısı hakkında fikir sahibi oldum. Kırk beş yaşında olduğunu,
çok seneler önce eşinden ayrıldığını ve annesiyle birlikte oturduğunu anlattı. İşten eve, evden işe gidip geldiği monoton bir
yaşantısı olduğunu söyledi. Sohbet ilerledikçe uyum sağlayabileceğimize olana inancım artmaya
başlarken anlattıkları daha çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Çok kültürlüydü,
zekiydi. Yaklaşık bir saat kadar oturduk. Kalkarken de bir hafta sonra Bornova’da et yemekleriyle tanınan bir
restoran da akşam yemeğinde buluşmayı kararlaştırdık.
Tüm hafta bu buluşmanın heyecanıyla çabuk geçti
diyebilirim. Fırsat buldukça çeşitli bahanelerle alt kata iniyor, Yelda ile kısa da olsa konuşma imkanı
bulabiliyordum. Buda günlük aktivitemi oldukça
arttırıyordu.
Sabırsızlıkla beklediğim cuma akşamına nihayet
ulaştım. Yelda ile görüşmenin heyecanı içerisindeydim. O akşam için özenle
hazırlandım. Tıraş oldum. Kuru temizleme den yeni gelen takım elbisemi giydim.
Giderken çiçekçiye uğrayıp kırmızı bir gül almayı da ihmal etmedim. Buluşma
saatinden yaklaşık yarım saat kadar önce oradaydım. Yelda’nın gelmesini
heyecanla beklerken telefonum çaldı. Arayan Yelda’ydı. On dakika kadar
gecikeceğini söylüyordu. On dakika nedir ki? Sorun değil. İlk defa aradı.
Onunla konuşmak bile ne güzeldi. Artan heyecanımın yatışması için bir bira
söyledim. Kalabalıklaşmaya başlayan restoran da yoğun bir sigara kokusu oluşmaya başlamıştı. Yasak olmasına
rağmen çoğu kimse sigara içiyordu. Hele böyle çok olunca nefes almak bile güçtü. Yelda sigara
içmiyorsa, sigara dumanından rahatsız olabilirdi. Masamızı pencerenin hemen yanında ayırtmam iyi
oldu. Camı açarak içeri temiz hava
girmesini sağlarken kısa süreli de olsa bir çözüm bulduğuma sevindim.
İkinci biramın bitmesine yakın uzaktan geldiğini
gördüm. Çok güzel ve çekici bir görüntüsü vardı. Diz üzerine kadar gelen siyah
çizmeler. Siyah çoraplar kırmızı bir elbise. Saçları ve makyajı her zaman ki
gibi çok güzeldi. Onu görünce
heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Gelişi muhteşemdi. Onu davet etmekle ne güzel bir karar
vermişim diye düşünürken, çok keyifli
bir gecenin başladığını hissediyordum.
İki büyük tepsi içerisinde getirilen soğuk
mezelerden dört adetini seçip, büyük bir salata ve otuz beşlik bir rakı
ısmarladık. Sohbetimiz günlük
olayları anlattığı konuşmalarıyla başladı. Bardaklarımızda ki ilk rakılar bu arada
bitti. İkinci kadehlerimizi içmeye
başlayınca, eski sevgilisini anlatmaya başladı. Bu konu beni hiç
ilgilendirmiyordu ama o en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Eski
sevgilisinin vefasızlığından onu hiç aramadığından, hep kendisinin aradığından
bahsediyordu. Ben sadece ‘'Çok ayıp etmiş, sen haklısın, hiç olur mu ?’' gibi
basit cümlelerle konuyu geçiştirmeye çalışıyordum. Fakat onun içini dökmeye ihtiyacı vardı
sanırım. Bu nedenle sürekli anlatmaya devam ediyordu. Beni ilgilendirmeyen bu
konu uzadıkça uzadı. Bir ara hiç bitmeyeceğini bile sandım. Eski sevgilisine
kızgınlığını anlatacağı zaman ses tonunu da yükselttiğinden konuşmalarının diğer masalardan da duyulmaya
başladığını düşünmeye başlamam canımın sıkıntısını daha da arttırdı.
'‘Bir kahve
içer misin?’' diye sordum.
‘'Daha yeni başladık, ne kahvesi rakı içelim, buraya
içmeye gelmedik mi? Yoksa burası kahveci mi?'’ ardından tüm salondan duyulabilecek
bir kahkaha patlattı.
Herkesin dönüp bize baktığını düşünmenin verdiği
utangaçlıktan etrafa bakamıyordum.
Garsona işaret edip hesabı istedim.
Bir an önce gitmek için sabırsızlanıyordum. İnanılmaz bir durumdu. İki kadehi bile
bitirmeden sarhoş olmuştu.
Yürüyemiyordu. Koluna girdim bir o yana bir bu yana gitmeye başladık.
Restoranın kapısında sürekli bekleyen taksiler bu akşam yoktu. Aslında daha çok
erkendi. Yelda’nın gelmesiyle gitmesi arasında yaklaşık bir saat bile olmamıştı. Bu haliyle yolda bırakamam diye düşünüyordum.
O sıra yoldan geçen bir taksiye işaret ettim.
Evinin Mersinli taraflarında
olduğunu söylediğinden ilk olarak o tarafa yöneldik. Mersinli’ye yaklaşırken
'‘Tamam ben
burada ineyim'' dedi.
'‘Eve kadar eşlik etmemi ister misin?'’ diye soruma
‘'Gerek yok'’ diye yanıt verdi. Taksiye durmasını işaret ettim. Hiçbir şey
söylemeden taksiden inip, kapıyı da kuvvetlice çarptı.
Taksiciye ‘'Kusura bakma, biz devam edelim.'’ diyerek
evimin olduğu Karşıyaka’ya yönelttim.
Kendi kendime ‘'Berbat bir akşamdı.'’ diye düşünüyordum.
3
Eve gelince canımın sıkıldığı zamanlarda yaptığım
gibi hemen derin bir uykuya daldım.
Sanırım gecenin ilerleyen saatleriydi. Kapıya vurulma sesine benzettiğim, derinden
gelen hafif bir ses duyar gibi oldum. ‘'Biri kapının zilini mi çalıyor?'’ diye düşünürken daha dikkatli
dinledim. Saatime baktım sabaha karşı dördü gösteriyordu. Evet birisi hem zili
çalıyor, hem de yumrukla kapıya vuruyordu. ‘Gecenin bu saatinde kim olabilir?'' diye düşünerek kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı açtığım zaman biri resmi
giyimli, ikisi sivil üç kişinin kapının önünde beklediğini gördüm.
Sivil olanlardan birisi bana ‘'Mehmet Tufan siz misiniz?'’
diye sordu.
Şaşkınlıkla yüzlerine bakarken ‘Evet benim.’
‘'Ben İzmir Emniyet Müdürlüğü Cinayet Bürodan Komiser
Can, bu arkadaşlar da görevli. Size birkaç soru sormak için geldik.'’
‘'Buyrun'’ derken şaşkınlığım daha da artmıştı.
‘'Yelda Yılmaz’ı tanıyor musunuz?'’
‘'Aynı şirkette çalışıyoruz.'’
‘'Onu en son ne zaman gördünüz?'’
‘'Bu akşam saat on dokuz civarında bir restoranda
yemek yedik. Yaklaşık bir saat kadar
oturduk. Sonra taksi ile onu evine bıraktım. Sahi siz neden Yelda’yı soruyorsunuz?'’
Komiser Can hiç sesinin tonunu değiştirmeden
'‘Onu ölü olarak bulduk. Bir cinayete kurban
gittiğini düşünüyoruz.'’
‘'Nasıl olur, akşam birlikteydik. Olamaz. Emin misiniz?’
diye sordum.
Komiser Can ‘Maalesef doğru. Bizimle Emniyete kadar
gelmeniz gerekiyor.'’
‘' Peki bana nasıl ulaştınız ?'’
‘'Telefonundan en son sizi aramış. Sizin adresinizi
ancak belirledik'’
Restoran da onu beklerken geç kalacağını bildirdiği
görüşmeden bahsediliyordu.
Çok sıkıcı
bir geceydi. Yelda ölmüştü. İnanamıyordum. Akşam beraberdik. Kısa bir zaman
sonra öldürüldüğü haberini alıyordum. Hem üzülmüş, hem sıkılmış hem de suçlu
durumuna düşmüştüm. Yaşantımdaki en kötü gecelerden birisiydi.
Kapının önünde bekleyen polislere ‘'Gidelim'’ dedim.
İzmir Emniyet Müdürlünün Konak’ta bulunan ana
merkezine geldik.
Beni uzun bir süre yalnız bıraktıktan sonra sabah
saat altı civarında özel bir odaya alıp soru sormaya başladılar.
'‘Saat kaçta ayrıldınız?'’
‘'Yelda Yılmaz’ı neden Mersinli tarafında bıraktınız?''
‘'Bilmiyorum bana evinin oralarda olduğunu ve Mersin’li tarafında inmek istediğini söyledi.''
‘'Sizde onunla beraber araçtan indiniz mi ?'’ Bu soru
biraz sıkıntı yaratabilecek bir soruydu. Restoranın önünde sürekli bekleyen
taksilerden birisine binmiş olsaydık. O taksi sürücüsünü bulup, onunla birlikte
araçtan inmediğimi ve beni kendi evimin civarına bıraktığını
söyleyebilirdi. Yoldan geçen bir
tanesine binince bu sansım kayboldu.
‘'Neden onunla birlikte araçtan inmediniz?'’
‘'Onu siz mi öldürdünüz?'’
Sorular uzadıkça uzadı..Hepsine yanıt varmaya
çalıştım. Aynı sorular defalarca sorulup, aynı yanıtları aldıktan sonra benim
bu olayla ilgim olmadığı sonucuna varmış olacaklar ki, öğlen on iki civarı İzmir’den ayrılmamam koşuluyla serbest
bıraktılar.
4
İş yeri arkadaşım ve öldürüldüğü gece birlikte
yemek yediğimiz Yelda’nın katili kısa bir süre sonra bulundu. Olay özellikle
yerel basında büyük ilgi gördü. Benim tüm basını izlememe rağmen olayın
ayrıntılarını detaylı şekilde öğrenmem polis muhabirliği yapan arkadaşım Mehmet
sayesinde oldu. Onun polis muhabiri olması, cinayet büroda pek çok
tanıdığı ve ulaşabildiği dava
dosyaları pek çok detayı öğrenip bana
aktarmasını sağladı. Onun anlattıklarını kısaca şöyle özetleyebilirim.
Yelda’nın cansız bedeni aynı apartmanda oturan bir
komşusu tarafından gece yirmi üç sıralarında
kömürlüğün ışığının açık olduğunu görüp, ‘'Herhalde unutulmuştur, boşuna
yanmasın gidip söndüreyim’' diye düşünmesiyle bulundu. Kısa sürede olay yerine gelen polis
ekipleri, savcı, adli tabip ve olay yeri
inceleme ekipleri çalışmalarını
bitirdikten sonra cenaze otopsi yapılmak üzere adli tıp morguna götürüldü.
Ertesi sabah cinayet masasının genç dedektifi
Komiser Can, ilk olarak olay yeri
incelemenin raporunu ister. İlk rapor da cinayetin büyük bir bıçakla işlendiği ve bu
bıçağın evinin kömürlükte gizlenmiş olarak bulunduğu, Yelda’nın cansız
bedeninin apartmanın kömürlüğüne taşındığı ve orada saklanılmak istenildiğinden
bahsediyordu. Burada geçici bir süre saklanan ceset belki de daha sonra başka bir yere nakledilecekti.
Apartmanın kömürlüğü her kesin rahatlıkla
ulaşabileceği bir yer değildi. Bunu göz önüne alan Komiser Can apartmanda
oturan herkesin sorgulanmasını istedi.
Türkiye’de
bir ilk olarak her soruşturma ekibine uzman bir psikolog’ta eklendi. Psikolog
kişilerin yüz ifadelerinden, davranış biçimlerine sorular karşısında
heyecanlanıp heyecanlanmadıklarını dikkatle izleyip bir ön değerlendirme imkanı
bulma konusunda yardımcı olacaktı. Üç ayrı ekip oluşturulup apartmanda ki tüm dairelere tek tek gidildi.
Daire
sakinlerine Yelda’yı ne zamandan beri tanıdıkları, son olarak ne zaman
gördükleri ve aralarında bir husumet olup olmadığı sorulurken psikologlar da
kişileri doğal halleriyle izleme olanağı
buluyorlardı.
Yelda ve ailesinin oturduğu apartmanda komşusu Sevda ve eşi İsmail sorulara kaçamak,
heyecanlı ve yer yerde tutarsız yanıtlar vermeleri psikologların dikkatini çekti. Komiser Can’ı
bu konuda uyarmaları üzerine her ikisi de Cinayet
Şubeye alınarak bir birlerini
görmeyecek şekilde sorgulandılar.
Bu sorgulama farklı bir yöntemle psikologların da yardımcı
olduğu alışılmışın dışında bir uygulamaydı.
Sözlere ilk olarak uzman psikolog başladı. Amaç
dostça bir sohbet ortamı yaratmak gibi bir hava verilse de aslında bilinç
altını zorlayarak itiraflarını almaktı.
‘'Eskiden sobalarımız da daha çok odun yakıyorduk.
Odun bulmak oldukça zordu. Depolanır evin bir odası odunluk olarak ayrılırdı.
Sizde de odun sobası kullanırmıydınız?'’
Bu sorudaki amaç kişiye apartmanın kömürlüğünü
hatırlatması ve sorulardan sıkılmasını izlemekti.
Sohbet tarzında ki konuşma devem etti.
'‘Evimiz çok ufaktı. Geceleri yatmak üzere
kullandığımız sedir akşam yemeği yenileceği zamanlarda masanın kenarına
çekilir. Akşam yemeğinden sonra sedir gene eski yerine çekilerek yatak olarak
kullanılırdı. Tabi ki bu sediri bir kişi yerinden zor oynatırdı. Onun için bazen bir fakat genellikle iki kişi
bu sediri alır ve masanın yanına götürülmesine yardım ederlerdi.'’
Bu konuşma haliyle cesedin kömürlüğe kadar
çekilmesini hatırlatmaktı.
Hiçbir soru sorulmaya daha başlanmamış olsa da
Sevda ve İsmail sıkılmaya başlamış, İsmail’deki aşırı terleme ise uzman psikologların gözünden kaçmıyor sürekli
akla getirici konuşmalarla kişinin bunlardan etkilenip etkilenmeyeceği
izleniyordu.
Psikolog, bir görevlinin odaya gelip herkese birer çay vermesi
dolayısıyla kesilen konuşmasına devam
etti.
‘'Komiser’im iki arkadaş Karadeniz gezisine
gitmiştik. Geziye gittim mi eşime hediye almak adetim. Ama ne hediye alacağım
bilemiyorum tabi’'
Çayının şekerini uzun uzun karıştırdı. Kaşığın cama
vurma sesi ve bu sesin uzaması gergin kişilerin psikolojisi üzerinde olumsuz
bir etki yapacağını biliyordu. Sözlerine devam etti.
‘'Fındık.. çay.. desen En yakındaki markette bile
bulunabilir. Hem de doğal, bergamutlu ve organik seçenekleri bile var. Bunu
getirmek olmaz. Rize bezinden yapılmış bir gömlek tarzı bir şey alayım dedim. Eşim Kemeraltı’ndan
geçen gün zaten almış. O da
olmaz. Akçabat'tan köfte getirsem
yol uzun bozulma olanağı yüksek. Mutlaka bir şey almak istiyorum. Trabzon’un
Sümene İlçesinden geçerken birden aklıma geldi. Buldum dedim. Sümene bıçakları
çok güzel. Eşim zaten mutfaktaki bıçakların iyi kesmediğini sürekli söylüyordu.
Sümene bıçakları yıllardır keskinliğini koruyor. Eşimin şikayet etmesi mümkün
değil. Hemen bıçakçıya gidip büyük bir
bıçak aldım. Keskin, büyük bir bıçak. Eşimin bir hoşuna gitti
anlatamam.'’
Konuşma’dan sonra sürekli kendilerini ve neden oldukları olayı hatırlayan Sevda ve İsmail iyicene sıkılmış, Yüzlerinin kızarması, ellerinde oluşan hafif titreme ve aşırı terleme itirafın yaklaştığını gösteren bulgulardı.
Konuşma’dan sonra sürekli kendilerini ve neden oldukları olayı hatırlayan Sevda ve İsmail iyicene sıkılmış, Yüzlerinin kızarması, ellerinde oluşan hafif titreme ve aşırı terleme itirafın yaklaştığını gösteren bulgulardı.
Sorgu odasına giren resmi kıyafetli bir polis,
kısık sesle komiser Can’a bir şeyler söyledi. Komiser Can dikkatlice
dinliyormuş gibi yaptıktan sonra anladım şeklinde başını sallayıp, sinirlendiğini gösterecek şekil de İsmail’in yanına gelip önündeki masaya kuvvetli bir yumruk indirdikten
sonra sözlerine devam etti.
‘'Karın diğer oda da tüm ayrıntıları anlatmış. Cinayeti
birlikte işlemişsiniz. Haydi sende itiraf ette bizde olayın nasıl olduğunu bir
de senden öğrenelim.'’
Aynı konuşma Komiser Can’ın yardımcısı tarafından
diğer odada Sevda’ya söyleniyordu.
Sevda ‘Kocam size ne anlattı bilmiyorum ama
Yelda’nın bana borcu vardı. O akşam dışarıdan geldiğini görünce durdurup paramı
istedim. Vermeyince mutfaktan bıçağı alıp geldim. Bunu görünce korkacağını düşündüm. Korkutmak
amacıyla bıçağı ona doğru tuttuğum zaman ise kaçmak isterken içkili olduğundan ayağı kayıp
üstüme elimdeki bıçağın üstüne düştü. Kaza ile oldu. Öldüğünü görünce korkup
kömürlüğe götürdüm. Bıçağı da kömürler arasına saklayarak kurtulmaya çalıştım. Eşim İsmail içeride televizyon seyrediyordu. Bu
olayla ne ilgisi var, ne de haberi’'
Komiser yardımcısı Hakan, bu anlattıklarına çok
sinirlenmişti. '‘Saçma sapan konuşma be’' diyerek onu tersledi. Sevda
söylediklerinde ısrar etmesine rağmen, anlattıkları
hiç kimseye inandırıcı gelmiyordu. Kocasını koruyor gibiydi. Bu olayın kaza ile
olduğunu, dolayısıyla ceza almadan
kurtulacaklarını düşünüyordu.
İsmail ise fazla direnemedi. İtirafı dinleyenleri şok
edecek kadar katıydı.
‘'Şoförlük, bahçıvanlık, gece
bekçiliği gibi pek çok işe girdim. Hiç birisinde başarılı
olamadığımdan kısa bir süre sonra çıktım. Karım temizlik işlerinde kazandığı az miktardaki para ile evimizi geçindirmeye çalışıyordu. Arkadaşlarımın
da doğru dürüst işleri yoktu. Kahve köşelerinde okey ve kağıt
oynayarak vakit geçirip, boş sohbetlerle akşamı ediyorduk. İçki
kullanmam. Tek vaz geçemediğim alışkanlığım
at yarışları. At yarışlarını
takip etmeyi bir iş, bir meslek olarak belirlemiş, bundan zengin olacağıma
inanmıştım. Bu nedenle kaybettiğim paraları hiç dert etmiyordum. Zaman
içerisinde nasıl olsa bana kat ve kat fazlasını getireceklerdi. Eşim doğum yaptıktan sonra işe gidemiyor, buda yaşantımızı daha da zorlaştırıyordu.'’ diye
başlayan itirafı, cinayetin oluşunu dakika dakika anlatmasıyla sonuçlanır. 5
İsmail’in çocuğunun olması yaşantısında bir değişikliğe yol açmamıştı.
Gene sabahtan kahveye gidip, aynı arkadaşlarıyla at yarışı oynamaya devam
ediyordu. Yalnız bu aralar karısı çalışamadığından derin bir parasızlık
içerisindeydi. At yarışlarında da tam istediği dönem başlamak üzereydi. Bir
yerden para bulmalı ve bu dönem yarışlarda mutlaka bahis oynamalıydı. Yarışlarda
çok paralar kazanacağına inanıyordu.
Aklına aynı apartmanda oturdukları kapı komşusu Yelda geldi. Çok parası olmalıydı. Yıllardır
çalışıyordu. Annesi haricinde yaşantısında hiç kimse yoktu. Dışarı pek çıkmıyordu.
‘'Ondan isteyeyim,
en kısa zamanda iade ederim, yıllardır aynı apartmanda oturuyoruz, şimdiye
kadar hiç isteğimiz olmadı sanırım bu küçük rica içinde beni kırmaz’' diye
düşündü.
Bu parayı
almayı kafasına koymuştu ve vermez ise
zorla alırım diye düşünüyordu. Korkutmak
amacıyla oyuncak bir tabanca ve belki lazım olur diye de büyükçe bir bıçak
alarak apartmanın giriş holünde beklemeye başladı. Saatler saatleri kovaladı.
Yelda sekiz otuz civarın da apartmanına
girdiği zaman karşısında İsmail’i gördü. Bir şey soracağını sanarak elini dostça
uzattı. İsmail elini sıkmayıp
'‘Çok
borcum var, bana yardım et’' diyerek Yelda’nın
önünü kesmeye çalıştı.
‘20000 liraya acil ihtiyacım var fakat borç
alabileceğim kimsem yok. En kısa zamanda sana iade ederim'’
Yelda bu parayı vermeyeceğini söyleyince korkutmak
amacıyla yanında bulundurduğu tabancasını ona doğru yöneltti. Tabancayı ilk
başta gerçek zanneden Yelda '‘Tüm
param bu’' diyerek cüzdanını uzattı. Fakat o anda tabancanın gerçek olmadığını
fark edince çantasını kapatarak hızlı bir şekilde dış kapıya
yöneldi. İsmail’in paralarını
almadan onu bırakmaya niyeti yoktu. Tabancasının bir işe yaramadığını anlayınca
da arkasından yaklaşarak yanında
taşıdığı bıçağı arka arkaya sırtına
saplamaya başladı. Hem de tam sekiz defa.. Yelda’nın cansız vücudu yere doğru yıkılırken İsmail onun
cüzdanındaki paraları alıp ara sokaklar da kayboldu. Bu arada kocasının
dışarıda ne yaptığını merak edip, eşinin böyle bir cinayete karıştığına tanık
olan Sevda, olayı gizlemek amacıyla Yelda’nın cansız bedenini kömürlüğe taşıyıp
olayda kullanılan bıçağı da saklamaya çalıştı. İsmail yaklaşık üç saat
sonra eve döndüğü zaman ise eşiyle bu olaydan hiç kimseye bahsetmeme kararı
aldılar.
Emniyetteki işlemleri tamamlanan karı koca Bayraklı Adliyesi'ne sevk edildi. Sevda emniyetten çıkarılışı esnasında basın
mensuplarının sorularına, "Ben bir şey yapmadım." cevabını verdi.
Sevda’nın polis aracına bindirilirken ağlamaklı olduğu, İsmail’in ise hiç
konuşmadığı görüldü.
Vah Yelda vah…. Senin için çok üzüldüm..O gece yemeğe
gitmeseydik belki bu olay da olmayacaktı. Keşke gitmeseydik..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder