15 Mayıs 2019 Çarşamba

YALNIZLIK VE ÖLÜM


              
                                                                             
                                                                                                                       Yalnızlık ve ölüm  
Her zaman sabahları erken kalkmayı ve bu saatler de evden çıkmayı severim. Özellikle  kış mevsiminde..Günün daha ağarmadığı sabahlarını ise daha çok.. Bu  erken saatlerde yollar boş olur, ulaşım araçları daha rahattır. Hatta sabah çayı bile demini yeni almıştır. Bu ilk çay özellikle  soğuk havalarda yudum yudum bir sıcaklık hissi verir.
Bir pazartesi sabahıydı,  her zamankinden  daha erken uyandım. Gün doğmadan bu saatlerin keyfini  tatmak için hızlı bir şekilde giyinip evden çıktım. Kapıyı kilitledim mi? Tam emin değilim.. Mutlaka  unutmamışımdır. Geriye dönmeyi istemeden ve caddenin soğuk havasına aldırmadan tramvay durağına doğru yürümeye devam ettim. Boş sokakta sadece benim gibi  durağa doğru giden bir iki kişi var.  Sokak köpekleri kendilerini soğuktan koruyacak bir sığıntı içerisinde sessizce uyku halindeler.   Hafif bir yağmur başladı. Kuvvetli değil. Şemsiye açmaya gerek yok. Caddenin sarı aydınlatma ışıklarına doğru baktıkça daha çok belli olan, ahmak ıslatan dedikleri türden… Enayi olmamak için adımları biraz hızlandırmak gerek. Durağa yaklaşırken tramvayın  yaklaşmakta olduğunu görüyorum. Yanımda aynı amaçla  gelmekte olan iki kişi adımlarını sıklaştırarak bu sefere yetişmeye çalışıyorlar. Benim hiç acelem yok, sabahın keyfini biraz daha çıkarayım,  yaklaşık beş dakika sonra gelecek olan diğerine binerim diye planlıyorum. Acele edenleri alarak hareket eden tramvayın arkasından bakıyorum. Son ışıkları kaybolduktan sonra etrafın ne kadar ıssız olduğunu fark ediyorum.  Güvenlik bölümünde mutlaka bir görevli olurdu. Şimdi yok. Hafif yağan bir yağmur, havada toprak kokusu ve sabahın karanlığı. Yalnızım durakta…Daha bir dakika bile geçmeden başka bir tramvay geliyor. Çok ilginç olduğunu düşünüyorum. Bu kadar sık değildi seferler. Fakat benim için sevindirici. Şansım  bu sabah gayet iyi..  
Tramvay bomboş.. İçinde hiç kimse yok. Çok kısa aralıkla geldiği için  bu kadar boş olduğunu düşünüyorum. İki kişilik bir koltuğa rahatça oturuyorum. Kapılar kapanıyor. Hiç kimse binmedi. Hareket ediyor. Biraz telaşlı bir kalkış.. Kalkar kalkmaz hızlanmaya başlıyor.. Hızlanıyor… Hızlanıyor.. Önde giden az önce kalktı, ona çarpacak…Hızı gittikçe artmaya devam ediyor…Telaşla  ön tarafa yani sürücünün olduğu kısma doğru gidiyorum. Oda ne? Sürücü yok.. Sürücü koltuğunda kimse oturmuyor, fakat tramvay hiçbir durakta durmadan hızla yoluna devam ediyor… Daha da hızlanıyor… hızlanıyor..  Hızdan artık etraftaki binalar birer parlak ışık gibi bir görünüp kayboluyorlar.. Yapacağım hiçbir şey yok…Hızdan yerim de durmak mümkün değil. Koltuğun arkasına doğru düşüyorum. Tramvay sanki bir uçak gibi havalanmaya başlarken.. ‘'Hayırrrr…'’ diye bağırıyorum.
İşte o anda uyandım.. Müthiş bir kabustu. Çok canlı, çok gerçekti…Boğazımın kuruduğunu hissettim.  Acaba Hayır diye de bağırdım mı?  
Bunalımlı günler geçiriyordum. Bu tür rüyaları sık görmeye başlamıştım. Terlemişim. Bir bardak suyu içtikten beş dakika sonra   evin dışındaydım. Tramvay durağına doğru yürürken kabus dolu rüyam aklıma geldi. Hafif bir tebessümle bu günlerde bu rüyalar normal diye değerlendirdim. 
                                                                                                                               2
Aslında o günler, yalnızlığıma  bir arkadaş aradığım zamanlardı. Eşimden ayrılalı kısa bir süre olmuştu. Mahkeme süreci daha yeni sonlanmıştı. Artık ayrı evler de oturuyor, birbirimizi hiç görmediğimiz gibi haberleşme araçlarıyla da iletişim kurmuyorduk. Kendimi sıkıntılı ve yalnız hissediyordum. Bu  olumsuz psikoloji den kurtulmak için yeni  bir  arayış içerisindeydim.   İşte onu ilk o günler de  fark ettim.   Sanırım kırk yaş civarındaydı. Şirkette çalışanlar yaklaşık yirmi beş, otuz  yaş aralığında oldukları düşünülürse elli yaşındaki bir kişiye göre yaşı uygundu. Giyim tarzı çok  moderndi. Kumral uzun ve gür saçları kendine yakışan makyajı ile, her zaman hoş bir görüntüsü vardı. Uzun boyluydu, kilolu değildi. İsmi de güzeldi ‘Yelda’. Kibardı. Karşılaştığımız zamanlarda her zaman  selam verir, hatırımı sorardı.  Karşılaştığımız zamanlar diyorum, çünkü aynı iş yerinde olmamıza  rağmen onunla pek karşılaşmazdık.
Çalıştığım şirket İzmir’in Alsancak semtinde altı katlı ve  yaklaşık dört yüz kişinin çalıştığı büyük bir holdinge ait merkez bina konumunda. Yelda binanın giriş katında, resepsiyon veya  lobi denilen, şirkete iş veya ziyaret amacıyla gelenlerin  karşılandığı bölüm de çalışıyordu. Ben ise üçüncü katta bulunan ve bizim son karar bürosu dediğimiz lojistik sevk bölümünde görevliydim. İşim gereği sabah yedi civarında işe gelir, on altı gibi ayrılırdım. Diğer bölümler ise genellikle dokuz ile on sekiz saatleri arasında çalışırdı. Şirkette saat on iki, on üç   arası öğlen tatili olarak ayrılmasına rağmen bizim büro çalışmaya devam ederdi. Çoğu kez öğlen yemeğimizi  ufak tefek atıştırmalıklarla  geçiştirirdik. Nadiren alt kata indiğim zamanlarda özellikle Yelda’nın önünden geçmeye çalışır, onu izlerdim.
Bir gün bodrum katında bulunan arşiv bölümünden bir evrak almam gerekti. Buradan evrakların gelmesi her zaman uzun zaman aldığından kendim alayım diye düşündüm. Arşiv bölümünün merdivenlerin de Yelda ile karşılaştım. Uzun süredir beklediğim bir andı. İkimiz  den başka hiç kimse yoktu.  Bir iki konuşmadan sonra esas düşüncemin ilk adımını attım ‘'Senin için uygun bir zamanda bir kahve içelim mi?'’ nedense hiç şaşırmadı. ‘İçeriz’ dedi. Birden moralimin yükseldiğini hissettim, içimi bir sevinç kasırgası kaplamıştı. Hemen soruma devam ettim ‘'Ne zaman ve nerede?'’ sanki bu soruyu bekliyor gibiydi, oda hiç düşünmeden ‘'Cuma günü olabilir'’ dedi. Uzun süredir beklediğim bu an, güzel bir tesadüf sonucu gerçekleşmişti.
Cuma günü kahve içerken uzun uzun konuştuk, bilmediğim yaşantısı hakkında fikir sahibi oldum. Kırk beş yaşında olduğunu, çok seneler önce eşinden ayrıldığını ve annesiyle birlikte oturduğunu anlattı.  İşten eve, evden işe gidip geldiği monoton bir yaşantısı olduğunu söyledi. Sohbet ilerledikçe uyum sağlayabileceğimize olana inancım artmaya başlarken anlattıkları daha çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Çok kültürlüydü, zekiydi. Yaklaşık bir saat kadar oturduk. Kalkarken de  bir hafta sonra  Bornova’da et yemekleriyle tanınan bir restoran da akşam yemeğinde buluşmayı kararlaştırdık.
Tüm hafta bu buluşmanın heyecanıyla çabuk geçti diyebilirim. Fırsat buldukça çeşitli bahanelerle alt kata iniyor, Yelda  ile kısa da olsa konuşma imkanı bulabiliyordum. Buda günlük  aktivitemi oldukça arttırıyordu.
Sabırsızlıkla beklediğim cuma akşamına nihayet ulaştım. Yelda ile görüşmenin heyecanı içerisindeydim. O akşam için özenle hazırlandım. Tıraş oldum. Kuru temizleme den yeni gelen takım elbisemi giydim. Giderken çiçekçiye uğrayıp kırmızı bir gül almayı da ihmal etmedim. Buluşma saatinden yaklaşık yarım saat kadar önce oradaydım. Yelda’nın gelmesini heyecanla beklerken telefonum çaldı. Arayan Yelda’ydı. On dakika kadar gecikeceğini söylüyordu. On dakika nedir ki? Sorun değil. İlk defa aradı. Onunla konuşmak bile ne güzeldi. Artan heyecanımın yatışması için bir bira söyledim. Kalabalıklaşmaya başlayan restoran da yoğun bir sigara  kokusu oluşmaya başlamıştı.  Yasak olmasına  rağmen çoğu kimse sigara içiyordu. Hele böyle çok  olunca nefes almak bile güçtü. Yelda sigara içmiyorsa, sigara dumanından rahatsız olabilirdi.  Masamızı pencerenin hemen yanında ayırtmam iyi oldu.  Camı açarak içeri temiz hava girmesini sağlarken kısa süreli de olsa bir çözüm bulduğuma sevindim.
İkinci biramın bitmesine yakın uzaktan geldiğini gördüm. Çok güzel ve çekici bir görüntüsü vardı. Diz üzerine kadar gelen siyah çizmeler. Siyah çoraplar kırmızı bir elbise. Saçları ve makyajı her zaman ki gibi çok güzeldi.  Onu görünce heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Gelişi muhteşemdi. Onu  davet etmekle ne güzel bir karar vermişim  diye düşünürken, çok keyifli bir gecenin başladığını hissediyordum.
İki büyük tepsi içerisinde getirilen soğuk mezelerden dört adetini seçip, büyük bir salata ve otuz beşlik bir rakı ısmarladık. Sohbetimiz  günlük olayları anlattığı konuşmalarıyla başladı. Bardaklarımızda ki ilk rakılar bu arada  bitti. İkinci kadehlerimizi içmeye başlayınca, eski sevgilisini anlatmaya başladı. Bu konu beni hiç ilgilendirmiyordu ama o en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Eski sevgilisinin vefasızlığından onu hiç aramadığından, hep kendisinin aradığından bahsediyordu. Ben sadece ‘'Çok ayıp etmiş, sen haklısın, hiç olur mu ?’' gibi basit cümlelerle konuyu geçiştirmeye çalışıyordum.  Fakat onun içini dökmeye ihtiyacı vardı sanırım. Bu nedenle sürekli anlatmaya devam ediyordu. Beni ilgilendirmeyen bu konu uzadıkça uzadı. Bir ara hiç bitmeyeceğini bile sandım. Eski sevgilisine kızgınlığını anlatacağı zaman ses tonunu da yükselttiğinden  konuşmalarının diğer masalardan da duyulmaya başladığını düşünmeye başlamam canımın sıkıntısını daha da arttırdı.
'‘Bir kahve içer misin?’' diye sordum.
‘'Daha yeni başladık, ne kahvesi rakı içelim, buraya içmeye gelmedik mi? Yoksa burası kahveci mi?'’ ardından tüm salondan duyulabilecek bir kahkaha patlattı.
Herkesin dönüp bize baktığını düşünmenin verdiği utangaçlıktan  etrafa bakamıyordum. Garsona işaret edip hesabı istedim.
Bir an önce gitmek için sabırsızlanıyordum.  İnanılmaz bir durumdu. İki kadehi bile bitirmeden  sarhoş olmuştu. Yürüyemiyordu. Koluna girdim bir o yana bir bu yana gitmeye başladık. Restoranın kapısında sürekli bekleyen taksiler bu akşam yoktu. Aslında daha çok erkendi. Yelda’nın gelmesiyle gitmesi arasında yaklaşık bir  saat  bile olmamıştı.  Bu haliyle yolda bırakamam diye düşünüyordum. O sıra yoldan geçen bir taksiye işaret ettim.  Evinin  Mersinli taraflarında olduğunu söylediğinden  ilk olarak  o tarafa yöneldik. Mersinli’ye yaklaşırken
'‘Tamam ben burada ineyim'' dedi.
'‘Eve kadar eşlik etmemi ister misin?'’ diye soruma ‘'Gerek yok'’ diye yanıt verdi. Taksiye durmasını işaret ettim. Hiçbir şey söylemeden taksiden inip, kapıyı da kuvvetlice çarptı.
Taksiciye ‘'Kusura bakma, biz devam edelim.'’ diyerek evimin olduğu Karşıyaka’ya yönelttim.
Kendi kendime ‘'Berbat bir akşamdı.'’ diye düşünüyordum. 
                                                                                                                               3

Eve gelince canımın sıkıldığı zamanlarda yaptığım gibi hemen  derin bir uykuya daldım. Sanırım gecenin ilerleyen saatleriydi. Kapıya vurulma sesine benzettiğim, derinden gelen hafif bir ses duyar gibi oldum. ‘'Biri kapının zilini mi  çalıyor?'’ diye düşünürken daha dikkatli dinledim. Saatime baktım sabaha karşı dördü gösteriyordu. Evet birisi hem zili çalıyor, hem de yumrukla kapıya vuruyordu. ‘Gecenin bu saatinde kim olabilir?''  diye düşünerek kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı açtığım zaman biri resmi giyimli, ikisi sivil üç kişinin kapının önünde beklediğini gördüm.
Sivil olanlardan birisi bana ‘'Mehmet Tufan siz misiniz?'’ diye sordu.
Şaşkınlıkla yüzlerine bakarken ‘Evet benim.’
‘'Ben İzmir Emniyet Müdürlüğü Cinayet Bürodan Komiser Can, bu arkadaşlar da görevli. Size birkaç soru sormak için geldik.'’
‘'Buyrun'’ derken şaşkınlığım daha da artmıştı.
‘'Yelda Yılmaz’ı tanıyor musunuz?'’
‘'Aynı şirkette çalışıyoruz.'’
‘'Onu en son ne zaman gördünüz?'’
‘'Bu akşam saat on dokuz civarında bir restoranda yemek yedik. Yaklaşık bir  saat kadar oturduk. Sonra taksi ile onu evine bıraktım. Sahi siz neden Yelda’yı  soruyorsunuz?'’
Komiser Can hiç sesinin tonunu değiştirmeden
'‘Onu ölü olarak bulduk. Bir cinayete kurban gittiğini düşünüyoruz.'’
‘'Nasıl olur, akşam birlikteydik. Olamaz. Emin misiniz?’ diye sordum.
Komiser Can  ‘Maalesef doğru. Bizimle Emniyete kadar gelmeniz gerekiyor.'’
‘' Peki bana nasıl ulaştınız ?'’
‘'Telefonundan en son sizi aramış. Sizin adresinizi ancak belirledik'’
Restoran da onu beklerken geç kalacağını bildirdiği görüşmeden bahsediliyordu.
Çok  sıkıcı bir geceydi. Yelda ölmüştü. İnanamıyordum. Akşam beraberdik. Kısa bir zaman sonra öldürüldüğü haberini alıyordum. Hem üzülmüş, hem sıkılmış hem de suçlu durumuna düşmüştüm. Yaşantımdaki en kötü gecelerden birisiydi.

Kapının önünde bekleyen polislere ‘'Gidelim'’ dedim.
İzmir Emniyet Müdürlünün Konak’ta bulunan ana merkezine geldik.
Beni uzun bir süre yalnız bıraktıktan sonra sabah saat altı civarında özel bir odaya alıp soru sormaya başladılar.
'‘Saat kaçta ayrıldınız?'’
‘'Yelda Yılmaz’ı neden Mersinli tarafında bıraktınız?''
‘'Bilmiyorum bana evinin oralarda olduğunu ve  Mersin’li tarafında inmek istediğini söyledi.''
‘'Sizde onunla beraber araçtan indiniz mi ?'’ Bu soru biraz sıkıntı yaratabilecek bir soruydu. Restoranın önünde sürekli bekleyen taksilerden birisine binmiş olsaydık. O taksi sürücüsünü bulup, onunla birlikte araçtan inmediğimi ve beni kendi evimin civarına bıraktığını söyleyebilirdi.  Yoldan geçen bir tanesine binince bu sansım kayboldu.  
‘'Neden onunla birlikte araçtan inmediniz?'’
‘'Onu siz mi öldürdünüz?'’
Sorular uzadıkça uzadı..Hepsine yanıt varmaya çalıştım. Aynı sorular defalarca sorulup, aynı yanıtları aldıktan sonra benim bu olayla ilgim olmadığı sonucuna varmış olacaklar ki, öğlen on iki  civarı İzmir’den ayrılmamam koşuluyla serbest bıraktılar.

                                                                                      4
İş yeri arkadaşım ve öldürüldüğü gece birlikte yemek yediğimiz Yelda’nın katili kısa bir süre sonra bulundu. Olay özellikle yerel basında büyük ilgi gördü. Benim tüm basını izlememe rağmen olayın ayrıntılarını detaylı şekilde öğrenmem polis muhabirliği yapan arkadaşım Mehmet sayesinde oldu. Onun polis muhabiri olması, cinayet büroda pek çok tanıdığı  ve ulaşabildiği dava dosyaları  pek çok detayı öğrenip bana aktarmasını sağladı. Onun anlattıklarını kısaca şöyle özetleyebilirim.   
Yelda’nın cansız bedeni aynı apartmanda oturan bir komşusu tarafından gece yirmi üç sıralarında  kömürlüğün ışığının açık olduğunu görüp, ‘'Herhalde unutulmuştur, boşuna yanmasın gidip söndüreyim’' diye düşünmesiyle bulundu.  Kısa sürede olay yerine gelen polis ekipleri,  savcı, adli tabip ve olay yeri inceleme ekipleri  çalışmalarını bitirdikten sonra cenaze otopsi yapılmak üzere adli tıp morguna götürüldü.
Ertesi sabah cinayet masasının genç  dedektifi  Komiser Can,  ilk olarak olay yeri incelemenin raporunu ister.  İlk rapor da  cinayetin büyük bir bıçakla işlendiği ve bu bıçağın evinin kömürlükte gizlenmiş olarak bulunduğu, Yelda’nın cansız bedeninin apartmanın kömürlüğüne taşındığı ve orada saklanılmak istenildiğinden bahsediyordu. Burada geçici bir süre saklanan ceset belki de daha sonra başka  bir yere nakledilecekti.  
Apartmanın kömürlüğü her kesin rahatlıkla ulaşabileceği bir yer değildi. Bunu göz önüne alan Komiser Can apartmanda oturan herkesin sorgulanmasını istedi.
Türkiye’de bir ilk olarak her soruşturma ekibine uzman bir psikolog’ta eklendi. Psikolog kişilerin yüz ifadelerinden, davranış biçimlerine sorular karşısında heyecanlanıp heyecanlanmadıklarını dikkatle izleyip bir ön değerlendirme imkanı bulma konusunda yardımcı olacaktı. Üç ayrı ekip oluşturulup  apartmanda ki tüm dairelere tek tek gidildi.
Daire sakinlerine Yelda’yı ne zamandan beri tanıdıkları, son olarak ne zaman gördükleri ve aralarında bir husumet olup olmadığı sorulurken psikologlar da kişileri doğal halleriyle  izleme olanağı buluyorlardı.
Yelda ve ailesinin oturduğu apartmanda  komşusu Sevda ve eşi İsmail sorulara kaçamak, heyecanlı ve yer yerde tutarsız yanıtlar vermeleri  psikologların dikkatini çekti. Komiser Can’ı bu konuda uyarmaları üzerine her ikisi de   Cinayet Şubeye  alınarak bir birlerini görmeyecek  şekilde sorgulandılar.

Bu sorgulama  farklı bir yöntemle psikologların da yardımcı olduğu alışılmışın dışında bir uygulamaydı.  
Sözlere ilk olarak uzman psikolog başladı. Amaç dostça bir sohbet ortamı yaratmak gibi bir hava verilse de aslında bilinç altını zorlayarak itiraflarını almaktı.
‘'Eskiden sobalarımız da daha çok odun yakıyorduk. Odun bulmak oldukça zordu. Depolanır evin bir odası odunluk olarak ayrılırdı. Sizde de odun sobası kullanırmıydınız?'’
Bu sorudaki amaç kişiye apartmanın kömürlüğünü hatırlatması ve sorulardan sıkılmasını izlemekti.
Sohbet tarzında ki konuşma devem etti.
'‘Evimiz çok ufaktı. Geceleri yatmak üzere kullandığımız sedir akşam yemeği yenileceği zamanlarda masanın kenarına çekilir. Akşam yemeğinden sonra sedir gene eski yerine çekilerek  yatak olarak  kullanılırdı. Tabi ki bu sediri bir kişi yerinden zor oynatırdı.  Onun için bazen bir fakat genellikle iki kişi bu sediri alır ve masanın yanına götürülmesine yardım ederlerdi.'’
Bu konuşma haliyle cesedin kömürlüğe kadar çekilmesini hatırlatmaktı.
Hiçbir soru sorulmaya daha başlanmamış olsa da Sevda ve İsmail sıkılmaya başlamış, İsmail’deki aşırı terleme ise  uzman psikologların gözünden kaçmıyor sürekli akla getirici konuşmalarla kişinin bunlardan etkilenip etkilenmeyeceği izleniyordu.
Psikolog, bir görevlinin  odaya gelip herkese birer çay vermesi dolayısıyla kesilen konuşmasına  devam etti.
‘'Komiser’im iki arkadaş Karadeniz gezisine gitmiştik. Geziye gittim mi eşime hediye almak adetim. Ama ne hediye alacağım bilemiyorum tabi’'
Çayının şekerini uzun uzun karıştırdı. Kaşığın cama vurma sesi ve bu sesin uzaması gergin kişilerin psikolojisi üzerinde olumsuz bir etki yapacağını biliyordu. Sözlerine devam etti.
‘'Fındık.. çay.. desen En yakındaki markette bile bulunabilir. Hem de doğal, bergamutlu ve organik seçenekleri bile var. Bunu getirmek olmaz. Rize bezinden yapılmış bir gömlek  tarzı bir şey alayım dedim. Eşim Kemeraltı’ndan geçen gün zaten  almış.  O da  olmaz.  Akçabat'tan köfte getirsem yol uzun bozulma olanağı yüksek. Mutlaka bir şey almak istiyorum. Trabzon’un Sümene İlçesinden geçerken birden aklıma geldi. Buldum dedim. Sümene bıçakları çok güzel. Eşim zaten mutfaktaki bıçakların iyi kesmediğini sürekli söylüyordu. Sümene bıçakları yıllardır keskinliğini koruyor. Eşimin şikayet etmesi mümkün değil. Hemen bıçakçıya gidip büyük bir  bıçak aldım. Keskin, büyük bir bıçak. Eşimin bir hoşuna gitti anlatamam.'’
Konuşma’dan sonra sürekli kendilerini ve neden oldukları olayı hatırlayan Sevda ve İsmail iyicene sıkılmış, Yüzlerinin kızarması, ellerinde oluşan hafif titreme ve aşırı terleme itirafın yaklaştığını gösteren bulgulardı.
Sorgu odasına giren resmi kıyafetli bir polis, kısık sesle komiser Can’a bir şeyler söyledi. Komiser Can dikkatlice dinliyormuş gibi yaptıktan sonra anladım şeklinde başını sallayıp,  sinirlendiğini gösterecek şekil de İsmail’in yanına gelip  önündeki masaya kuvvetli bir yumruk indirdikten sonra sözlerine devam etti.
‘'Karın diğer oda da tüm ayrıntıları anlatmış. Cinayeti birlikte işlemişsiniz. Haydi sende itiraf ette bizde olayın nasıl olduğunu bir de senden öğrenelim.'’
Aynı konuşma Komiser Can’ın yardımcısı tarafından diğer odada Sevda’ya söyleniyordu.
Sevda ‘Kocam size ne anlattı bilmiyorum ama Yelda’nın bana borcu vardı. O akşam dışarıdan geldiğini görünce durdurup paramı istedim. Vermeyince mutfaktan bıçağı alıp geldim. Bunu  görünce korkacağını düşündüm. Korkutmak amacıyla bıçağı ona doğru tuttuğum zaman ise  kaçmak isterken içkili olduğundan ayağı kayıp üstüme elimdeki bıçağın üstüne düştü. Kaza ile oldu. Öldüğünü görünce korkup kömürlüğe  götürdüm.  Bıçağı da kömürler arasına saklayarak  kurtulmaya çalıştım.  Eşim İsmail içeride televizyon seyrediyordu. Bu olayla ne ilgisi var, ne de haberi’'
Komiser yardımcısı Hakan, bu anlattıklarına çok sinirlenmişti. '‘Saçma sapan konuşma be’' diyerek onu tersledi. Sevda söylediklerinde ısrar etmesine rağmen, anlattıkları hiç kimseye inandırıcı gelmiyordu. Kocasını koruyor gibiydi. Bu olayın kaza ile olduğunu, dolayısıyla ceza almadan  kurtulacaklarını düşünüyordu. 

İsmail ise  fazla direnemedi. İtirafı dinleyenleri şok edecek kadar katıydı.
‘'Şoförlük,  bahçıvanlık, gece bekçiliği  gibi  pek çok işe girdim. Hiç birisinde başarılı olamadığımdan kısa bir süre sonra çıktım. Karım temizlik işlerinde  kazandığı az miktardaki para ile evimizi  geçindirmeye çalışıyordu. Arkadaşlarımın da  doğru dürüst  işleri yoktu. Kahve köşelerinde okey ve kağıt oynayarak vakit geçirip,  boş   sohbetlerle akşamı ediyorduk. İçki kullanmam. Tek vaz geçemediğim  alışkanlığım  at yarışları.  At yarışlarını takip etmeyi bir iş, bir meslek olarak belirlemiş, bundan zengin olacağıma inanmıştım. Bu nedenle kaybettiğim paraları hiç dert etmiyordum. Zaman içerisinde nasıl olsa bana kat ve kat fazlasını getireceklerdi. Eşim  doğum yaptıktan sonra işe gidemiyor, buda  yaşantımızı daha da zorlaştırıyordu.'’ diye başlayan itirafı, cinayetin oluşunu dakika dakika anlatmasıyla sonuçlanır.                                                                                                                   5

İsmail’in  çocuğunun olması  yaşantısında bir değişikliğe yol açmamıştı. Gene sabahtan kahveye gidip, aynı arkadaşlarıyla at yarışı oynamaya devam ediyordu. Yalnız bu aralar karısı çalışamadığından derin bir parasızlık içerisindeydi. At yarışlarında da tam istediği dönem başlamak üzereydi. Bir yerden para bulmalı ve bu dönem yarışlarda mutlaka bahis oynamalıydı. Yarışlarda çok paralar  kazanacağına inanıyordu. Aklına aynı apartmanda oturdukları kapı komşusu  Yelda  geldi. Çok parası olmalıydı. Yıllardır çalışıyordu. Annesi haricinde yaşantısında hiç kimse yoktu.  Dışarı pek çıkmıyordu.  
‘'Ondan isteyeyim, en kısa zamanda iade ederim, yıllardır aynı apartmanda oturuyoruz, şimdiye kadar hiç isteğimiz olmadı sanırım bu küçük rica içinde beni kırmaz’' diye düşündü.
Bu parayı almayı kafasına koymuştu ve  vermez ise zorla alırım  diye düşünüyordu. Korkutmak amacıyla oyuncak bir tabanca ve belki lazım olur diye de büyükçe bir bıçak alarak apartmanın  giriş holünde  beklemeye başladı. Saatler saatleri kovaladı. Yelda sekiz otuz civarın da  apartmanına girdiği zaman  karşısında İsmail’i  gördü. Bir şey soracağını sanarak elini dostça uzattı. İsmail  elini sıkmayıp
'‘Çok borcum var, bana yardım et’' diyerek  Yelda’nın  önünü kesmeye çalıştı.
‘20000 liraya acil ihtiyacım var fakat borç alabileceğim kimsem yok. En kısa zamanda sana iade ederim'’
Yelda bu parayı vermeyeceğini söyleyince korkutmak amacıyla yanında bulundurduğu tabancasını ona doğru yöneltti. Tabancayı ilk başta gerçek zanneden Yelda  '‘Tüm param  bu’'  diyerek cüzdanını uzattı.  Fakat o anda tabancanın gerçek olmadığını fark edince çantasını kapatarak hızlı bir şekilde dış kapıya  yöneldi. İsmail’in  paralarını almadan onu bırakmaya niyeti yoktu. Tabancasının bir işe yaramadığını anlayınca da arkasından yaklaşarak yanında  taşıdığı bıçağı  arka arkaya sırtına saplamaya başladı. Hem de tam sekiz defa..  Yelda’nın  cansız vücudu yere doğru  yıkılırken İsmail onun cüzdanındaki paraları   alıp  ara sokaklar da kayboldu. Bu arada kocasının dışarıda ne yaptığını merak edip, eşinin böyle bir cinayete karıştığına tanık olan Sevda, olayı gizlemek amacıyla Yelda’nın cansız bedenini kömürlüğe taşıyıp  olayda kullanılan bıçağı da  saklamaya çalıştı. İsmail yaklaşık üç saat sonra eve döndüğü zaman ise eşiyle bu olaydan hiç kimseye bahsetmeme kararı aldılar.

Emniyetteki işlemleri tamamlanan karı koca Bayraklı  Adliyesi'ne sevk edildi. Sevda  emniyetten çıkarılışı esnasında basın mensuplarının sorularına, "Ben bir şey yapmadım." cevabını verdi. Sevda’nın polis aracına bindirilirken ağlamaklı olduğu, İsmail’in ise hiç konuşmadığı görüldü.
Vah Yelda vah…. Senin için çok üzüldüm..O gece yemeğe gitmeseydik belki bu olay da olmayacaktı. Keşke gitmeseydik..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder