15 Mayıs 2019 Çarşamba

KUSURSUZ CİNAYET


Emekli olduktan sonra çok  mütevazi bir yaşamım vardı.  Hiç evlenmemiştim. Yalnızlığımın yarattığı depresyon hali içerisindeydim. Kahvelere gidip saatlerce vakit geçirmeyi hiçbir zaman sevmedim.  Bazı sabahlar Konak’a kadar yürüyüp, ismini muhteşem bir çınar ağacından  alan ve  iki boyoz bir yumurta ve  büyük bir  bardak  çay ile yaptığım sabah kahvaltısı dolayısıyla oturduğum  Çınaraltı Kahvesi’ni  saymazsak tabi…
Özellikle polisiye türden kitapları okumaktan,  film ve  belgesel seyretmekten hoşlanır, ara sıra da televizyondaki spor ve yarışma programlarını izlerim.   Günlük yaşamım da  yürüyüş yapmak vaz geçilmezimdir.
Bu konuda anlaştığım ve saatlerce ilginç olayları konuştuğum sadece bir arkadaşım var. Selim. Emekli bir doktor. Mesleğini rahatlıkla devam ettirebileceği  bir yaşta olmasına rağmen  emekliliği tercih etmesi bana her zaman  ilginç gelmiştir. Eşini kaybettikten sonra, yalnız başına kendi mütevazi yaşantısını devam ettirmeye başlamıştı. İnsan içerisine pek çıkmazdı. Tüm birikimyle Urla’nın Zeytinler Köyü yakınlarında yaptırdığı evinde yalnız başına oturuyordu.  Yalnız derken, bahçesinde beslediği  iki köpeğini unutmamak gerek tabi.. Onlarla oyalanmak ve yakınlarında ki  ve orman içerisinde köpekleriyle  dolaşmaktan çok  hoşlanırdı. Selim  yaklaşık 60 yaşlarında 1.65 boyunda zayıf ve kızıl saçlıydı. Bu yaşına rağmen saçında çok az  beyaz vardı. Kızıl saçlı olmasının avantajımıydı?  Yoksa genetik kurallar mı geçerliydi? bunu  hep merak etmişimdir. Kızıl renkte olan ve çok önem verdiği  bıyıklarının  daima aynı boyda olmasına çok özen gösterirdi.   
Selim’de  benim gibi polisiye  olayları izlemeye  ve dedektif hikayelerini okumaya çok  meraklıydı. Evinde bu konuda binlerce kitap bulunurdu.  Agatha Christie , John Dickson Carr ve kullandığı diğer isim olan Carter Dickson, Arthur Conan Doyle, Edgar Allan Poe sevdiği yazarların başında gelirdi.  Ahmet Ümit, Gencoy Sümer başta olmak  üzere  Türk   yazarların yazdığı  polisiye romanlar da onun sevdiği romanlar  içerisinde  yer alırdı. Daha doğrusu  bu konularda basılmış olan  tüm kitapları içeren bir koleksiyon  demek daha doğru olur sanırım.  
 Evinde yalnızca içeriği polisiye  konular olan tv kanallarını seyreder,  gazetelerde siyasi, magazin ve spor haberlerini asla okumazdı. Tek ilgilendiği kendi ilgisini çeken bu tür polisiye olaylardı. Gazetelerde bir cinayet haberi okudu mu,  zihninde bu konuyu geliştirir, katili bulmaya çalışır, eğer  bulursa  onun psikolojisini de göz önüne alarak  bu cinayete iten  nedenleri  düşünerek   kendisini hakim yerine koyar ve  bu suçluya verilecek cezayı belirlerdi. Bunların haricinde tek sevdiği alışkanlığı bira içmekti. Onun kadar çok bira içen birisini görmemiştim. Günde yedi veya sekiz  şişe bira içtiğini söylerdi. ‘'Bu kadar çok birayı nasıl içebiliyorsun?’' diye sorduğum zamanlarda ise  ‘Ne yapayım benimde tek eğlencem bu. Bu yaştan sonra biraz da keyfimize bakalım değil mi ?’' diye yanıtlardı.  
 Selim’i ziyaret etmekten hoşlanırdım.  Oda sık sık beni arar '‘Neden gelmiyorsun?’' diye sitem ederdi. Evindeki kitapları incelemek, bir iki tanesini okumak için ödünç almak (Aslında kitaplarını ödünçte olsa bana vermekten hoşlanmamasına rağmen  olumsuz  bir söz de söylemezdi. Geri getirdiğim zaman ise  sevinir hemen aynı yerine yerleştirirdi.) Değişik yaşantısını paylaşmak, yakınındaki orman içerisinde yürüyüşler yapmak, evinin bulunduğu yerin temiz havası hoşuma giderdi. Sevimli köpekleri Jumbo ile Biblo ‘ da beni tanımışlardı. Hele gelirken onlara da sevecekleri türden bir yiyecek getirirsem keyiflerine diyecek olmazdı.
Havanın  soğuk, gökyüzünün  bulutlu, gündüzün karanlık  olduğu bir kış günüydü. Hava yürüyüş için elverişli olmadığı gibi canımın sıkıntısı kitap okumaya ve film seyretmeye de elverişli değildi. Selim’e gitmek iyi fikir diye düşündüm. Çoktandır görmemiştim. Hem sohbet eder, hem de o kadar yol gitmişken birer bira’da içeriz diye düşündüm.  Nasıl olsa Selim’de hiç bitmeyen bir  bira stok’u  her zaman bulunur.
Akşamüstüne doğru İzmir’de pek görülmeyen bir sis başladı. Bu yoğun sis havanın karanlığını daha da arttırırken yola koyuldum. Urla Otobanına girince sis daha da etkisini gösterdi. Sis farlarını yakmama rağmen önümü görmekte çok zorlanıyordum. Bundan dolayı hızımı iyicene azaltarak, yolun en sağından ve yavaş yavaş devam etmek zorunda kaldım.  Yarım saat sürecek bu mesafeyi  bir saat on beş dakikada tamamlayarak Selim’in gözden uzak, orman kenarındaki evine ulaştım. Sevimli dostlarım beni heyecanla karşıladılar. Tabi ki beni görmekten ziyade onları unutmama sevindiler. Selim köpeklerin hareketlenmelerini görünce kapıyı açtı. İçeriden gelen ışığın önünde duran  Selim  sisler içerisinde bir gölge gibiydi. '‘Hoş geldin dostum.'’ diye seslendi.
 ‘'Hoş geldim de zor geldim.  Sis yüzünden ana yoldan çıktıktan sonra tali yolu ve senin evine ulaşmak için bu patika yolu zor buldum. Bu gece kovsan da hiçbir yere gitmem haberin olsun''
 Güldü '‘İstersen hep burada kal hiç sorun değil’' diye yanıtladı.
Geleceğimi haber verdiğimden epey bir hazırlık yapmış. Yemek masası şöminenin yanında. Şöminenin kenarında kütük şeklinde kesilmiş pek çok odun duruyor. Ormana yakın oturmanın en güzel yanlarından birisi bu olsa gerek diye düşünüyorum.  Bu kütüklerin şöminede yanarken çıkardıkları ‘Çıtır, Çıtır’ sesi çok hoş. Yemekler bol ve lezzetli. Daha yemeğe başlamadan soğuk biralarımızı getiriyor. İlk biranın da tadı bir başka. Bu arada dışarıda kararan hava devam eden sisle karışınca oldukça esrarengiz bir gece oluşturmaya başlamıştı. Biralarımızı yudumlarken
 ‘'Evin içide sis le kaplanacak yakında'’ dedim.
 '‘Şömine tüttüğü zamanlarda evin içi de dışarısından farklı olmuyor. Dua edelim ters bir rüzgar esmesin yoksa içerinin de dışarısı gibi olur. Sende evin içerisinde sisi görmüş olursun.'’  
‘'Doğru, şöminelerinde öyle bir sıkıntısı oluyor. Öyle zamanlarda hiç yakmamak daha iyi sanırım’' diye yanıtladım.
Yemekten sonra   ikimizinde en sevdiği zaman gelmişti. Her zaman yaptığımız gibi biralarımızı alarak şöminenin yanında oturup  esrarengiz olaylardan bahsetmeye başladık.  Başka gezegenlerdeki yaşam ve onların dünyaya ulaşma olasılıkları hakkında konuşmaya başladık. Son seyrettiğim belgesel den bahsettim. ‘Cosmos, bir uzay serüveni’ dizisini mutlaka izlemesi gerektiğini anlattım. Konumuz esrarengiz olaylardan bunların olasılıkları üzerine yoğunlaşırken dışarıda havanın rüzgara döndüğünü  pencere kenarlarından içeriye giren rüzgarın ve onun çıkardığı sesin duyulmasıyla hissedilmeye başladı. Bu rüzgar sisi dağıtır, yarın hava güzel olur diye düşündüm. Selim bu tür seslere oldukça alışık olsa gerek hiçbir tepki vermedi.
‘'Bu evde tek başına oturmak cesaret işi bence .. Gözden uzaksın değil etrafında kilometrelerce yakınında bile bir yerleşim yok. Evinin kapıları olsun pencereleri olsun hiç sağlam değil. Evin tamamen tahtadan yangın tehlikesi var.  Hemen arka tarafından başlayan büyük bir orman var. Evin bir yamaçta, çok yağmur yağdığı zaman ise ulaşım zorluğu var. Bir şey lazım olsa  bakkal  veya  bir market bulunmuyor.  Burada yaşam  oldukça zor olmalı. Korku filmlerinde ki evlerden farkı yok bence'’
‘'Alıştım, ben böylesini seviyorum. Sakin yaşam,  temiz hava, doğal besinler bunlar tabiatın birer nimeti bence. Hem  Jumbo ile Biblo’yu yabana atma onlar hiç kimseyi eve yaklaştırmazlar. Sakin kafayla kitap okumak, film seyretmekten  güzeli yok bence.. İşte bunlar hoşuma gidiyor.'’
Şöminenin sönmeye başlamasıyla evin içi soğumaya başlamıştı. Bunu fark eden Selim yeni bir kütük atıp bunun tutuşması için birazda  körükle  hava iletimi sağlayarak  ateşi tekrar canlandırdı.  İşi bittikten sonra
'‘Birer kadeh kırmızı şaraba ne dersin?  Tam otuz yıllık bir şarabım var. Bu gece onu bitirelim.'’  
'‘Bu kadar sene gelip giderim. Senin şarap içtiğini ilk defa duydum .Sen bir bira tüketicisin. Hem de iyi bir tüketicisin. Ama içelim bakalım. Şöminenin karşısında ve bu rüzgar sesiyle birlikte iyi gider.'’
Selim biraz sonra kırmızı şarap, çerez ve tulum peynirinden oluşan tepsiyi getirdiği zaman, ona takılmadan edemedim.
'‘Servis muhteşem’'
‘'Sen sık gel, servisler benden'' deyince ikimiz de kahkahayı patlattık.
Bu arada rüzgar hızını epey arttırmıştı.
 '‘Evin temelleri sağlam değil mi?’' diye sorma ihtiyacını hissettim.
Selim güldü. ‘'Merak etme bu ev ne  fırtınalar atlattı da bir şey olmadı. Bu akşam da bir şey olmaz.' ’ diye yanıtladı. Artan fırtına Jumbo ve Biblo’yu da huzursuz etmiş olacak ki havlamaktan ziyade derinden gelen ıslık gibi bir ses çıkartmaya başladılar.
Bunu duyan Selim ‘'Merak etme her fırtında böyle huzursuzlaşırlar. Birazdan ortama alışınca  susarlar'’ diye bana  bilgi verme ihtiyacını hissetti.
Konumuz gene polisiye olaylardı. Bana  şöyle bir soru sordu
 ‘'Sence kusursuz bir cinayet olur mu?'’   
Hiç düşünmeden yanıtladım ‘'Olmaz…  Tüm diziler de, polisiye hikayeler de, röportajlar da kusursuz cinayet olmaz deniyor.  Ayrıca en kusursuz olarak gördüğümüz cinayetlerde bile mutlaka bir iz bulunuyor. Ülkemiz de olay yeri incelemesi eskiye göre çok gelişmiş olsa da, son teknolojiyi kullanan ülkelere göre daha yeterli seviye de değil. CSI gibi dizileri mutlaka izlemişsindir.''
Kendimden çok emindim. Sözlerime devam ettim.
‘'Murder by Numbers filmini hatırlıyormusun? Sandra Bullock ve Michael Pitt ‘in baş rolunu oynadıkları efsane filmi. Ülkemizde Adım Adım Cinayet adıyla oynamıştı.'’
‘'Bilmezmiyim?  Kusursuz cinayet işleyeceğine inanan  ve bunu gerçekleştirmek için  tanımadıkları bir kadını öldüren iki üniversite öğrencisinin mesleğini seven ve çok zeki bir dedektif rolünde izlediğimiz,  Sandra Bullock tarafından ufak delillerden yola çıkarak, suçluları  nasıl yakaladığını  anlatan müthiş bir filmdi'.’
‘'Gördün mü ? kusursuz denilen cinayet ne kadar basit delillerin toplanmasıyla bile nasıl çözüldü. Bana kalırsa kusursuz cinayet yoktur. Ben bu görüşteyim.''
Selim  '‘Agatha Christie’nin On Küçük Zenci kitabını mutlaka okumuşsundur. Polisiye romalar arasında her zaman birinci sırada olan bir baş yapıttır. İşte orada işlenen dokuz  cinayet ve bir intihar vakası var. Bu olay gözden uzak Zenci Adası denilen bir ada da geçiyor. Olay bitene kadar kimse bir şey anlamıyor. Tüm bu cinayetleri işleyen hakimin neden bu cinayetleri işediğini  yazıp bir şişenin içerisine koyduktan sonra ağzını güzelce kapatıp denize attığı bir şişenin bulunmasıyla anlaşılıyor.'' Hakim bu yazıtı yazmasa hiç kimsenin anlamayacağı cinayetler zinciri olacak.’
‘'Ben aynı görüşte değilim. Bir kere o bir roman, yazarın tamamen hayal gücüne dayanıyor. İkincisi ise hiçbir ciddi araştırma yapılmadan direkt olarak sonuca gidiliyor. Bu nedenle  konumuzu açıklamıyor. Tüm bunlara rağmen, güzel, akıcı ve heyecanlı bir roman olduğunu söyleyebilirim.'’
Şarap çok hoşuma gitti. İkinci kadehi doldururken, Selim ilginç bir öneri getirdi.
‘'Mesela şimdi ikimiz düşünsek kusursuz bir cinayet planlayabilirmiyiz? Ne dersin?'’
‘'Bence bir  cinayet  planlarız ama kusurlu olur her halde''
‘'Öyle düşünme istersen başlayalım'’
‘'Olur’ dedim.  ‘Planlayalım bakalım nasıl olacak?'’
‘' Mesela çocukluğu sıkıntı ve yokluk içerisinde geçen bir kız çocuğu düşünelim. Küçük bir ilçede doğan,  çiftçilikle uğraşan bir ailenin tek kızı olsun.'’
Birazda ben ilave etmek istedim.  ‘' İsmi  Müşerref  olsun. Küçük yaştayken annesi hastalansın. Babası iyi bir adam, annesinin hastalığına üzülüyor. Şifa bulmak umuduyla  büyük şehirler deki doktorlara götürüyor. O doktor, bu doktor, tedavi giderleri derken  bu hastalık sürecinde  iki tarla, oturdukları ev, çarşıdaki dükkan hep bu hastalığın giderleri içerisinde yok pahasına  satılarak elden çıkar. Tüm bu çabalara karşın  annesini  hayata döndürmek mümkün olamaz. Müşerref  bu kadar çok  çabaya karşın annesinin  ölmesine çok üzülür, iyi bir doktor ile karşılaşmadıklarına  inanır.  İşe o günlerde doktorluk mesleğini  kendisine ideal olarak belirler.  Bu meslekte hem insanlara faydalı olacağını hem de  çok para kazanacağını  düşünür.  Bundan sonra derslerine her zamankinden fazla çalışır, daha hırslı ve ideali olan bir kişi olur'’
 Selim bu kurgumu çok beğendi. ‘'Tam düşündüğüm gibi gelişiyor’ şimdi ben  devam edeyim. 
''‘Üniversite giriş sınavlarında üstün bir başarı göstererek tıp fakültesini birincilikle kazanır.  Üniversite öğrenciliğin de  çok başarıydı.  Tıp fakültesini kazandıktan kısa bir süre sonra babası da vefat edince yaşamında tek başına kalmıştı. Babasını severdi. İyi adamdı onu okutmak için çok fedarkalık yapmıştı. Ama  yakalandığı ve  hızlı seyreden kanser hastalığı onun ömrünün sonunu getirmişti. Babasının ölümüne çok üzüldü. Artık tek hedefi bir an önce Tıp fakültesini bitirip doktor olmaktı. Bu isteğine de ulaştı. Çok başarılı bir öğrenci olarak tıp fakültesinden mezun oldu. Artık idealine ulaşmıştı. Şimdi sırada mecburi hizmet vardı. Kura çekiminde Çanakkale Yenice İlçesi Pazarköy ilk görev yeriydi. Çok heyecanlıydı. Hayatta kalan tek akrabası olan teyzesi de ona kısa bir süre eşlik etmiş. Bir ev kiralayıp, eşyalarını tamamladıktan sonra onu yalnız bırakarak kendi evine dönmüştü.  Maaşı güzeldi. İş yerinde çalışanlar uyumluydu. Evi ile iş yeri arası gidip geliyordu.  İşten  sonra yapacak  bir  işi olmadığı gibi, sohbet edebileceği  hiçbir arkadaşı da yoktu. Akşamları  televizyon seyretmekten ve kitap okumaktan ta zaman zaman  sıkılıyordu. Yaşantısına bir arkadaş arayışı başlamıştı.'’
Saat gece yarısını çoktan geçmiş ikiye yaklaşıyordu. Sohbet ilginç olunca vakitte çok hızlı geçiyordu.
Selim ‘'Başlangıç çok iyi’  dedi.'' devam edelim.’
‘'Devam edelim de birer kahve içsek iyi olur'’ dedim.
Selim ‘Ben hemen hazırlayayım.  Şömine ateşinde yavaş yavaş pişerse daha keyifli olur.’ dedikten sonra bakır cezvesinin içerisine  bol miktarda kahve  ilave edip şömine ateşinin üzerine bıraktı. Hazırladığı kahve gerçekten  muhteşemdi.,
'‘ Şimdi devam edebiliriz’' dedim.
 Selim ‘' Aklıma güzel bir uyarlama geldi. İstersen bundan sonrasını ben anlatayım''  diye bir öneride bulundu. Kahvemin tadını iyicene çıkartmak için yavaş yavaş içerken  '‘Tabi ki aziz dostum dedim. Bundan sonra hikaye senin. Merak ediyorum bu kusursuz cinayet  nasıl gelişecek?’'
Selim anlatmaya başladı.
‘'Müşerref  işine devam ederken, Pazarköy’e bir kaymakam yardımcısı atanır. Esas görev yeri Yenice İlçesi olmasına rağmen geçici bir görevle buraya gelmiştir. Yavuz bey,  uzun boylu, yakışıklı, her zaman çok şık giyinenen  hoş sohbet bir kişiydi. Bu küçük yerleşim yerin de Müşerref  ile karşılaştı ve onu  görür görmez çok etkilendi.  Müşerref, Yavuz Bey’in ona olan ilgisini fark etmesine rağmen ona karşı çok çekingen duruyordu.   Görev yaptığı sağlık ocağında çalışanları ise durumu fark etmişler, sürekli olarak Yavuz Beyi övüp onunla kuracağı bir yaşamda çok mutlu olacağını söylüyor ve bir fırsat vermesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı.  Sonunda kararını verdi ve Yavuz Bey’le görüşmeyi kabul etti. Kısa bir süre sonra da mütevazi bir törenle evlendiler. Mecburi hizmetinin bitmesine yakın   Müşerref,  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesin de Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisasını kazandı. Artık buradan ayrılma vaktiydi. Eş durumu dikkate alınarak Yavuz Bey’de görev yerini  İzmir’e aldırdı.'’
Selim '‘Biraz ara verelim'’ diye öneride bulundu. '‘ Konuyu  toparlamak için bu aralar şart. Dışarıya bakmaya ne dersin?’'
Rüzgar durmuştu.  Esen rüzgar sisi dağıtmış, sessiz  ve bol yıldızlı bir gece oluşturmuştu.   
‘'Buraya küçük bir teleskop alsan gayet  iyi  gözlem yaparsın'’ dedim.
Selim gökteki yıldızlara bakarak, '‘Düşündüm ama zor iş. O konuda eğitimli olmak gerek, yoksa sadece  dolunay zamanı Ay’dan başka bir hiç bir şeyden  anlamazsın.'’
Hava nın soğukluğunu hissediyor aynı zaman da bu kusursuz cinayeti nasıl olacağını merak ediyordum.
'‘Bir kahveni daha içerim.'’ dedim.
‘'İlk önce şömineyi biraz eşeleyelim sonra kahveni hazırlarım’' diye yanıtladı. Şömine deki ateş canlanınca kahvem  tam kıvamında ısındı. Selim bardağıma dökerken yarattığı hikayeye devam etti.
‘'Dr. Müşerref  Hanımın mesleğe ilk başladığı zamanlardan beri  vaz geçemediği  para kazanma düşüncesi  ve  bu kavramla bütünleşmiş yaşam şekli  yaşı ilerlediği zamanlarda da hiç değişmemişti.  Eşi ise tam aksi mütevazi sakin, hırslı olmayan,  sessiz  birisiydi. Uyuşmayan yaşam düşünceleri onları daima mutsuz edip, monoton bir yaşantıyı paylaşmak  zorunda bırakmıştı. Yavuz Bey   emekli olunca,  tüm zamanını  kitap ve gazete okuyup, televizyon seyrederek geçirmeye başlar. Sağlığı da pek yerinde değildir. Uzun süreden beri devam eden şeker hastalığı son günlerde artmış ve  insülin  kullanmasını   zorunlu  haline getirmişti.
Sabahları evde genellikle kahvaltı yapılmazdı. Müşerref   erkenden işine gider, Yavuz bey ise   sabah erken saatlerde kalkar, kahvaltısında  sadece  şekersiz bir kahve içerdi. O sabah ta öyle yaptı. Gazetesine  göz atarken  kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin tadı bu sabah iyi değil diye düşündü. Kahveyi bırakıp Salona doğru yavaş adımlarla yürüdü. Her sabah yaptığının aksine bu sefer televizyonu açmadan, koltuğuna oturdu. Yoğun olarak düşünme ihtiyacı hissediyordu. Evlerindeki durgun ve de gergin yaşantıdan artık iyicene sıkılmıştı. Müşerref’i eskiden ne kadar güzeldi, diye düşündü bir an. Sarı saçları mavi boncuk gibi olan gözleri, beyaz teni.. Şimdi öylemi? Sadece para kazanma hırsı olan ve kazandığı parayı biriktirmekten başka ideali  olmayan donuk bakışlı soluk görünümlü birisi oldu dedi kendi kendine.
Büfenin üzerindeki  renksiz ve soluk bir fotoğrafı gördü. Yıllar önce   evlendikleri gün çekilen nadir fotoğraflardan birisiydi. Gözü o fotoğrafa takıldı. Hey gidi yıllar dedi.. Zaman ne kadar çabuk  geçti. O zamanlarda  mutlu olduğumu düşünüyordum.  Sonra .. Asla… Bu kadın beni hep üzdü, kırdı. Şimdi düşünüyorum da  evlenmeseydim daha rahat bir yaşantım  olacaktı.  Artık birlikteliğimiz  bir komediye dönüştü. Yaşam geçerken,  hiç bir şey yaptığımız yok.  Ne gezme  ne de  bir yere gitmek.   Ağzından  çıkan az miktarda kelimeyi de sadece   beni eleştirmek için kullanıyor.  Bunlardan çok sıkıldım. Bakışlarını sabit bir noktaya diktikten sonra farkında olmadan düşüncelerini ağzından çıkan kelimelere dönüştürdü. ‘Senden nefret  ediyorum ... Senden nefret ediyorum…Ne halin varsa gör…Canın ne  isterse yap..Yeter artık….Böyle hayat mı olur.?   Yahu. .bir yaşam geçti sana yaranamadım.  Sinirlenmişti, nefesi sıklaştı. Yaşantımda artık onun olmasını istemiyorum.  Ondan kurtulmalıyım. Kendime ait evim, emekli maaşım var. Ne yapacağım  onu.  Ayrılmak  için  bu evi de istiyor. Bu apartman dairesi benim tek evim,  bunu da ona verirsem ben nerede kalacağım. Düşündükçe nefesi gittikçe hızlanıyordu.  Sinirden elleri titremeye başladı. Ondan  sonsuza dek kurtulmalıyım diye düşündü.  Mutlaka yapmalıyım .. Nasıl olacak?  Mutlaka  hiç kimsenin şüphelenmeyeceği  kadar kusursuz ve eksiksiz olmalı. Bunu uygulamalıyım.  Ama nasıl?  Aklı karışıktı.. Karar verdim mi ? diye sordu kendi kendine. Evet  dedi. Kesin karar verdim. Mutlaka kurtulacağım. O anda aklına değişik planlar geliyordu. Keyiflendi. Tekrar mutfağa gitti. Yeni bir kahve yaptı.  Mutfakta ayak üstü kahvesini  içerken gözü evin balkonuna takıldı. Balkondan aşağı itsem ?  Olmaz dedi.  Gören olabilir.  Bağırabilir. Direnç gösterebilir.  Başka bir sonuç yolu bulmalıyım.  Ne olabilir?  Yemeğine veya içeceğine zehir karıştırmak nasıl olur ?  Polisiye romanlardaki gibi arsenik türü bir zehir.  Ama  bunu nereden bulacağım.  Hadi buldum diyelim, satıcı benim aldığımı görecek.  Bu da olmaz. Daha etkili bir çözüm bulmalıyım. Kimsenin anlamayacağı bir zehir olmalı. Yavaş yavaş etkisini gösteren türden. Buna benzer bir yazı okumuştu sanki.  Düşündü.  Bu konu da araştırma yapmaya karar verdi. Gerekirse yurt dışına gider oradan alırım, hiç kimsede bundan şüphelenmez. Sonuç  tam istediğim gibi olur, sessiz ve etkili.'’
Heyecanım  artmıştı. ‘Çok güzel anlatıyorsun .Çok merak ettim. Bakalım sonu nasıl olacak?’
Selim aynı ses tonuyla anlatmaya devam etti.
'‘Müşerref’te o sabah muayenesin de evliliğini ile hesaplaşıyordu. Onun da eşiyle ilgili  düşünceleri oldukça katıydı. Ne kadar bencil bir adam , bütün gün evde oturuyor.  Kaç yıllık evliyiz. Bana hiçbir zaman bir hediye  dahi almadı. Ömür boyu bir kuruş para biriktirmedi. Tüm kazandığı parayı kıyafetlerine, kokularına harcadı durdu. Ne yapacağım bu adamı? Başıma  kaldı. İşi gücü oturmak ve gazete okumak. Durmadan aynı sözleri duyuyorum ondan. Cimri kadın.. Cimri kadın..bıktım  bunları  duymaktan. Aslında başta  hiç istekli değildim.  Keşke hiç evlenmeseydim. Herkes çok iyi adam diyordu. Neresi iyi?  Bir işe yaramayan asalağın teki aslında . Bu adamdan çok sıkıldım. Ondan mutlaka kurtulmalıyım. Evde  oturup duruyor. Yarın öbür gün hastalansa felç veya kalp hastalığı  olsa ömür boyu ilgilenmem gerekecek. Ben bakmasam bile  bir bakıcı beklide bir hemşire tutmak gerek. Kim uğraşacak bu işlerle. Emekli olmuş olsan da bir iş bul çalış diye her zaman söyledim. İki kuruş bir yerde para biriktir. Yarın, öbür gün lazım olur.  Zor durumda kalınca gerekir. Yeter artık….Ondan sessiz bir şekilde kurtulmalıyım.. Kimse anlamadan ve  iz bırakmadan. Ben hastalansam bu adam bana bakar mı? Hayır..Tam aksi benim yıllarca biriktirdiğim paraları da bir güzel yer. Bunu düşünmek hoşuna gitmiş olmalı ki  yüksek sayılacak bir ses tonuyla  kendi kendine güldü. Sesi biraz fazla çıkmış olmalı ki bir anda kendisini topladı. Etrafına tekrar baktı. Yardımcısı duymamıştı. Kocasından yaşam boyu kurtulma konusunda  çok kararlı gözüküyordu. Şakağındaki damarı adeta dışarıdan belli olacak bir şeklide hızlı hızlı atıyor, kafasındaki düşünceler birbirine karışıyordu. Nefret hissini  düşüncesinin en derinliklerinde  bile hissediyordu.  Bundan dönüşüm yok.  Zavallı budala dedi kendi kendisine bu adamda ne buldun? Ama nereden bilecektim ki  böyle uyuşuk birisi olacağını ?  Düşünürken aynı zamanda oda içerisinde daireler çizerek yürümeye  devam ediyordu. Sinirlendiği zamanlarda sakinleşmek için hep böyle yapardı. Kalp atışları yavaşlamaya başlarken artık eve gitme  zamanı,  Bakalım bu gece nasıl geçecek ? diye düşündü.’'
Selim biraz daha ara vermek ihtiyacını hissetmiş olacak ki ‘' Ben de bir kahve içsem mi acaba?’' diye sordu.
'‘Bu sefer  kahveler benden'' diyerek hemen ayağa kalktım. Bakır cevzeyi ağzına kadar su ile doldurup, bol miktarda kahveyi de içine ilave ettikten sonra Selim’in yaptığı gibi, şöminenin geçmeye başlayan ateşinde beklettikten sonra bardaklarımıza döktüm.  Sabaha az bir vakit kalmıştı. Bu saatten sonra uyumayı artık düşünmüyorduk. Ondan bende bir kahve daha  içeyim diye düşündüm.
Selim kahveyi içmeden önce  hikayesine devam  etti.
‘'Müşerref   evine  geldiğinde  Yavuz Bey salonda tek başına , televizyon seyrediyordu. Son zamanlarda birbirleriyle konuşmayı kestikleri için selamlaşma ihtiyacını bile hissetmediler.  Müşerref  her zaman yaptığı gibi kendi odasına çekilerek ertesi gün giyeceği elbiseleri ütüleyip onları  dolabına  yerleştirdi. Bu arada  pastaneden aldığı iki ufak parça böreği  yiyerek akşam yemeği problemini çözü. Kocasıyla uzun  bir süreden beri ortak  yatağı paylaşmadıkları gibi aynı odayı da kullanmıyorlardı. O gece işlerini bitirince  her gece olduğu  gibi  erkenden  uykuya daldı.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde  kapının önünde duyduğu bir tıkırtı ile uyandı. Kim o ? diye seslendi. Yavuz’un zayıf sesi duyuldu. 
Uyuyor musun?
 Neden sordun?
 Ne var?
Yavuz yine aynı kısık ses tonuyla yanıt verdi.
 Başımda çok fazla ağrı var. Birkaç tane  ilaç içtim iyi gelmedi. Bu ağrıyı yıllar öncesinden bilirim. Bunu kesecek tek şey iğne. Ağrı kesici bir iğne yapar mısın?
Müşerref   sert bir ses tonuyla yanıtladı. Ben hemşire miyim? Nere de yaptıracaksan yaptır. Sesi karanlığın içerisinde bir çığlık kadar keskin çıkmıştı.
 Lütfen dedi. Çok acı çekiyorum. Gündüz olsaydı söylemezdim ama bu saatte iğne yaptırmak için kimi bulacağım.
 Müşerref   sinirli bir şekilde yataktan kalkarken tamam dedi, anlaşıldı gecenin bir vakti iğnecilik yapacağız. Beyefendinin başı ağrıyormuş. Ağrır ağrır geçer. İğnede geçirmezse ne yapacaksın?  Vur  başını duvarlara o zaman.
Söylene söylene evdeki ilaçların bulunduğu mutfak dolabına  doğru yürüdü.  Enjektörü ambalajından çıkarttı. Ağrı kesici ampulün  ucunu kırdı. Tam enjektöre çekmek üzereyken aklına müthiş bir fikir geldi. Bu ağrı kesici yerine  insülin yapayım diye düşündü. İnsülin kan şekerini hızla düşüreceğinden kısa bir süre sonra şeker azlığından ölüm oluşur.  Kim anlardı bunu?  Hiç kimse.  Anlaşılması neredeyse imkansızdı. Bu düşünce adeta kanının donmasına neden oldu. Böyle bir fırsat eline bir daha geçmeyeceğini biliyordu. Bir an da kararını verdi. Ağrı kesiciyi bir kenara bırakıp, enjektörün içini insülinle doldurdu. Sinirleri oldukça gerilmiş olmasına rağmen  kendisinden emindi. Vaz geçmeyi düşünmedi. Yüzüne mümkün  olduğu kadar yumuşak bir ifade takınarak  salonda uzanmakta olan Yavuzun yanına giderek iğnenin tamamını   enjekte etti.  Çok geçmedi üç, dört  dakika sonra kan şekerinin  düşmesiyle, Yavuz terlemeye başlar. Ter damlacıklar şeklinde alnından yere düşerken  yerinden kalkmaya çalıştı. Kalkamadı. Koltuğun üzerine yığılır gibi düştü. Kolunu dahi kaldıramıyordu. Müşerref   ona aldırmadı. Kullandığı iğne ve enjektörleri bir torbaya doldurdu. Yavaşca giyindi. Evden çıkmak üzereyken Yavuza baktı. Hiç kıpırdamadan yatıyordu. Beklediği sonuç   gerçekleşmişti.  Evde artık duramam, hastaneye gideyim  diye düşünüp,  hızla evden çıktı. Enjektörlerin bulunduğu torbayı çöpe attıktan sonra  tek başına  karanlığın içerisinde kayboldu……'’
Soğumuş olan kahvesinden bir yudum alan Selim, artık hikayenin  sonuna gelmişti.
‘'Ertesi gün sabahleyin erken saatte eve gelen Müşerref, Yavuz’un koltuğun üzerinde hiç kıpırdamadan yattığını görünce , tüm komşuların duyması için keskin bir çığlık attı. Arkasından şiddetli bir ağlama sesi ile ölümü tüm komşularına duyurdu.  Koşup gelenler, bir şey yapmaya çalışanlar, karmaşık bir kalabalık oluşturdular.  Suni   hıçkırıklar içerinde olan Müşerref her zaman kalp doktoruna götüreyim diye dilimde tüy bitti. Hiç gitmek istemedi. Dün ben bir doğum için hastaneye gitmiştim. Her halde bir kalp krizi geçirdi. Ah keşke evde olsaydım. Ama nereden bilecem ki ? Hazırladığı bu senaryoyu  gelenlere anlattıktan sonra, ağlama krizlerini  tekrarladı. Tüm tanıdıkları ona  çok acımışlardı. Yazık bunca yıllık hayat arkadaşını kaybetti. Şimdi ne yapacak?  diye endişelerini dile getirip ona acıyan gözlerle bakıyorlardı. Yavuz Beyi, Müşerref’in  öldürdüğü ise hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu. Emekli olduktan sonra çok  mütevazi bir yaşamım vardı.  Hiç evlenmemiştim. Yalnızlığımın yarattığı depresyon hali içerisindeydim. Kahvelere gidip saatlerce vakit geçirmeyi hiçbir zaman sevmedim.  Bazı sabahlar Konak’a kadar yürüyüp, ismini muhteşem bir çınar ağacından  alan ve  iki boyoz bir yumurta ve  büyük bir  bardak  çay ile yaptığım sabah kahvaltısı dolayısıyla oturduğum  Çınaraltı Kahvesi’ni  saymazsak tabi…


Özellikle polisiye türden kitapları okumaktan,  film ve  belgesel seyretmekten hoşlanır, ara sıra da televizyondaki spor ve yarışma programlarını izlerim.   Günlük yaşamım da  yürüyüş yapmak vaz geçilmezimdir.
Bu konuda anlaştığım ve saatlerce ilginç olayları konuştuğum sadece bir arkadaşım var. Selim. Emekli bir doktor. Mesleğini rahatlıkla devam ettirebileceği  bir yaşta olmasına rağmen  emekliliği tercih etmesi bana her zaman  ilginç gelmiştir. Eşini kaybettikten sonra, yalnız başına kendi mütevazi yaşantısını devam ettirmeye başlamıştı. İnsan içerisine pek çıkmazdı. Tüm birikimyle Urla’nın Zeytinler Köyü yakınlarında yaptırdığı evinde yalnız başına oturuyordu.  Yalnız derken, bahçesinde beslediği  iki köpeğini unutmamak gerek tabi.. Onlarla oyalanmak ve yakınlarında ki  ve orman içerisinde köpekleriyle  dolaşmaktan çok  hoşlanırdı. Selim  yaklaşık 60 yaşlarında 1.65 boyunda zayıf ve kızıl saçlıydı. Bu yaşına rağmen saçında çok az  beyaz vardı. Kızıl saçlı olmasının avantajımıydı?  Yoksa genetik kurallar mı geçerliydi? bunu  hep merak etmişimdir. Kızıl renkte olan ve çok önem verdiği  bıyıklarının  daima aynı boyda olmasına çok özen gösterirdi.   
Selim’de  benim gibi polisiye  olayları izlemeye  ve dedektif hikayelerini okumaya çok  meraklıydı. Evinde bu konuda binlerce kitap bulunurdu.  Agatha Christie , John Dickson Carr ve kullandığı diğer isim olan Carter Dickson, Arthur Conan Doyle, Edgar Allan Poe sevdiği yazarların başında gelirdi.  Ahmet Ümit, Gencoy Sümer başta olmak  üzere  Türk   yazarların yazdığı  polisiye romanlar da onun sevdiği romanlar  içerisinde  yer alırdı. Daha doğrusu  bu konularda basılmış olan  tüm kitapları içeren bir koleksiyon  demek daha doğru olur sanırım.  
 Evinde yalnızca içeriği polisiye  konular olan tv kanallarını seyreder,  gazetelerde siyasi, magazin ve spor haberlerini asla okumazdı. Tek ilgilendiği kendi ilgisini çeken bu tür polisiye olaylardı. Gazetelerde bir cinayet haberi okudu mu,  zihninde bu konuyu geliştirir, katili bulmaya çalışır, eğer  bulursa  onun psikolojisini de göz önüne alarak  bu cinayete iten  nedenleri  düşünerek   kendisini hakim yerine koyar ve  bu suçluya verilecek cezayı belirlerdi. Bunların haricinde tek sevdiği alışkanlığı bira içmekti. Onun kadar çok bira içen birisini görmemiştim. Günde yedi veya sekiz  şişe bira içtiğini söylerdi. ‘Bu kadar çok birayı nasıl içebiliyorsun?’ diye sorduğum zamanlarda ise  ‘Ne yapayım benimde tek eğlencem bu. Bu yaştan sonra biraz da keyfimize bakalım değil mi ?’ diye yanıtlardı.  
 Selim’i ziyaret etmekten hoşlanırdım.  Oda sık sık beni arar ‘Neden gelmiyorsun?’ diye sitem ederdi. Evindeki kitapları incelemek, bir iki tanesini okumak için ödünç almak (Aslında kitaplarını ödünçte olsa bana vermekten hoşlanmamasına rağmen  olumsuz  bir söz de söylemezdi. Geri getirdiğim zaman ise  sevinir hemen aynı yerine yerleştirirdi.) Değişik yaşantısını paylaşmak, yakınındaki orman içerisinde yürüyüşler yapmak, evinin bulunduğu yerin temiz havası hoşuma giderdi. Sevimli köpekleri Jumbo ile Biblo ‘ da beni tanımışlardı. Hele gelirken onlara da sevecekleri türden bir yiyecek getirirsem keyiflerine diyecek olmazdı.
Havanın  soğuk, gökyüzünün  bulutlu, gündüzün karanlık  olduğu bir kış günüydü. Hava yürüyüş için elverişli olmadığı gibi canımın sıkıntısı kitap okumaya ve film seyretmeye de elverişli değildi. Selim’e gitmek iyi fikir diye düşündüm. Çoktandır görmemiştim. Hem sohbet eder, hem de o kadar yol gitmişken birer bira’da içeriz diye düşündüm.  Nasıl olsa Selim’de hiç bitmeyen bir  bira stok’u  her zaman bulunur.
Akşamüstüne doğru İzmir’de pek görülmeyen bir sis başladı. Bu yoğun sis havanın karanlığını daha da arttırırken yola koyuldum. Urla Otobanına girince sis daha da etkisini gösterdi. Sis farlarını yakmama rağmen önümü görmekte çok zorlanıyordum. Bundan dolayı hızımı iyicene azaltarak, yolun en sağından ve yavaş yavaş devam etmek zorunda kaldım.  Yarım saat sürecek bu mesafeyi  bir saat on beş dakikada tamamlayarak Selim’in gözden uzak, orman kenarındaki evine ulaştım. Sevimli dostlarım beni heyecanla karşıladılar. Tabi ki beni görmekten ziyade onları unutmama sevindiler. Selim köpeklerin hareketlenmelerini görünce kapıyı açtı. İçeriden gelen ışığın önünde duran  Selim  sisler içerisinde bir gölge gibiydi. ‘Hoş geldin dostum.’ diye seslendi.
 ‘Hoş geldim de zor geldim.  Sis yüzünden ana yoldan çıktıktan sonra tali yolu ve senin evine ulaşmak için bu patika yolu zor buldum. Bu gece kovsan da hiçbir yere gitmem haberin olsun ‘
 Güldü ‘İstersen hep burada kal hiç sorun değil’ diye yanıtladı.
Geleceğimi haber verdiğimden epey bir hazırlık yapmış. Yemek masası şöminenin yanında. Şöminenin kenarında kütük şeklinde kesilmiş pek çok odun duruyor. Ormana yakın oturmanın en güzel yanlarından birisi bu olsa gerek diye düşünüyorum.  Bu kütüklerin şöminede yanarken çıkardıkları ‘Çıtır, Çıtır’ sesi çok hoş. Yemekler bol ve lezzetli. Daha yemeğe başlamadan soğuk biralarımızı getiriyor. İlk biranın da tadı bir başka. Bu arada dışarıda kararan hava devam eden sisle karışınca oldukça esrarengiz bir gece oluşturmaya başlamıştı. Biralarımızı yudumlarken
 ‘Evin içide sis le kaplanacak yakında’ dedim.
 ‘Şömine tüttüğü zamanlarda evin içide dışarısından farklı olmuyor. Dua edelim ters bir rüzgar esmesin yoksa içerinin de dışarısı gibi olur. Sende evin içerisinde sisi görmüş olursun.’  
‘Doğru, şöminelerinde öyle bir sıkıntısı oluyor. Öyle zamanlarda hiç yakmamak daha iyi sanırım’ diye yanıtladım.
Yemekten sonra   ilkimizinde en sevdiği zaman gelmişti. Her zaman yaptığımız gibi biralarımızı alarak şöminenin yanında oturup  esrarengiz olaylardan bahsetmeye başladık.  Başka gezegenlerdeki yaşam ve onların dünyaya ulaşma olasılıkları hakkında konuşmaya başladık. Son seyrettiğim belgesel den bahsettim. ‘Cosmos, bir uzay serüveni’ dizisini mutlaka izlemesi gerektiğini anlattım. Konumuz esrarengiz olaylardan bunların olasılıkları üzerine yoğunlaşırken dışarıda havanın rüzgara döndüğünü  pencere kenarlarından içeriye giren rüzgarın ve onun çıkardığı sesin duyulmasıyla hissedilmeye başladı. Bu rüzgar sisi dağıtır, yarın hava güzel olur diye düşündüm. Selim bu tür seslere oldukça alışık olsa gerek hiçbir tepki vermedi.
‘Bu evde tek başına oturmak cesaret işi bence .. Gözden uzaksın değil etrafında kilometrelerce yakınında bile bir yerleşim yok. Evinin kapıları olsun pencereleri olsun hiç sağlam değil. Evin tamamen tahtadan yangın tehlikesi var.  Hemen arka tarafından başlayan büyük bir orman var. Evin bir yamaçta, çok yağmur yağdığı zaman ise ulaşım zorluğu var. Bir şey lazım olsa  bakkal  veya  bir market bulunmuyor.  Burada yaşam  oldukça zor olmalı. Korku filmlerinde ki evlerden farkı yok bence’
‘Alıştım, ben böylesini seviyorum. Sakin yaşam,  temiz hava, doğal besinler bunlar tabiatın birer nimeti bence. Hem  Jumbo ile Biblo’yu yabana atma onlar hiç kimseyi eve yaklaştırmazlar. Sakin kafayla kitap okumak, film seyretmekten  güzeli yok bence.. İşte bunlar hoşuma gidiyor.’
Şöminenin sönmeye başlamasıyla evin içi soğumaya başlamıştı. Bunu fark eden Selim yeni bir kütük atıp bunun tutuşması için birazda  körükle  hava iletimi sağlayarak  ateşi tekrar canlandırdı.  İşi bittikten sonra
‘Birer kadeh kırmızı şaraba ne dersin?  Tam otuz yıllık bir şarabım var. Bu gece onu bitirelim.’  
‘Bu kadar sene gelip giderim. Senin şarap içtiğini ilk defa duydum .Sen bir bira tüketicisin. Hem de iyi bir tüketicisin. Ama içelim bakalım. Şöminenin karşısında ve bu rüzgar sesiyle birlikte iyi gider.’
Selim biraz sonra kırmızı şarap, çerez ve tulum peynirinden oluşan tepsiyi getirdiği zaman, ona takılmadan edemedim.
‘Servis muhteşem’
‘Sen sık gel, servisler benden ‘ deyince ikimiz de kahkayı patlattık.
Bu arada rüzgar hızını epey arttırmıştı.
 ‘Evin temelleri sağlam değilmi?’ diye sorma ihtiyacıını hissettim.
Selim güldü. ‘Merak etme bu ev ne  fırtınalar atlattı da bir şey olmadı. Bu akşam da bir şey olmaz. ’ diye yanıtladı. Artan fıtına Jumbo ve Biblo’yu da huzursuz etmiş olacak ki havlamaktan ziyade derinden gelen ıslık gibi bir ses çıkartmaya başladılar.
Bunu duyan Selim ‘Merak etme her fırtında böyle huzursuzlaşırlar. Birazdan ortama alışınca  susarlar’ diye bana  bilgi verme ihtiyacını hissetti.
Konumuz gene polisiye olaylardı. Bana  şöyle bir soru sordu
 ‘Sence kusursuz bir cinayet olur mu?’   
Hiç düşünmeden yanıtladım ‘Olmaz…  Tüm diziler de, polisiye hikayeler de, röportajlar da kusursuz cinayet olmaz deniyor.  Ayrıca en kusursuz olarak gördüğümüz cinayetlerde bile mutlaka bir iz bulunuyor. Ülkemiz de olay yeri incelemesi eskiye göre çok gelişmiş olsa da, son teknolojiyi kullanan ülkelere göre daha yeterli seviye de değil. CSI gibi dizileri mutlaka izlemişsindir.
Kendimden çok emindim. Sözlerime devam ettim.
‘Murder by Numbers filmini hatırlıyormusun? Sandra Bullock ve Michael Pitt ‘in baş rolunu oynadıkları efsane filmi. Ülkemizde Adım Adım Cinayet adıyla oynamıştı.’
‘Bilmezmiyim?  Kusursuz cinayet işleyeceğine inanan  ve bunu gerçekleştirmek için  tanımadıkları bir kadını öldüren iki üniversite öğrencisinin mesleğini seven ve çok zeki bir dedektif rolünde izlediğimiz,  Sandra Bullock tarafından ufak delillerden yola çıkarak, suçluları  nasıl yakaladığını  anlatan müthiş bir filmdi.’
‘Gördünmü ? kusursuz denilen cinayet ne kadar basit delillerin toplanmasıyla bile nasıl çözüldü. Bana kalırsa kusursuz cinayet yoktur. Ben bu görüşteyim.
Selim  ‘Agatha Christie’nin On Küçük Zenci kitabını mutlaka okumuşundur. Polisiye romalar arasında her zaman birinci sırada olan bir baş yapıttır. İşte orada işlenen dokuz  cinayet ve bir intihar vakası var. Bu olay gözden uzak Zenci Adası denilen bir ada da geçiyor. Olay bitene kadar kimse bir şey anlamıyor. Tüm bu cinayetleri işleyen hakimin neden bu cinayetleri işediğini  yazıp bir şişenin içerisine koyduktan sonra ağzını güzelce kapatıp denize attığı bir şişenin bulunmasıyla anlaşılıyor.’ Hakim bu yazıtı yazmasa hiç kimsenin anlamayacağı cinayetler zinciri olacak.’
‘Ben aynı görüşte değilim. Bir kere o bir roman, yazarın tamamen hayal gücüne dayanıyor. İkincisi ise hiçbir ciddi araştırma yapılmadan direkt olarak sonuca gidiliyor. Bu nedenle  konumuzu açıklamıyor. Tüm bunlara rağmen, güzel, akıcı ve heyecanlı bir roman olduğunu söyleyebilirim.’
Şarap çok hoşuma gitti. İkinci kadehi doldururken, Selim ilginç bir öneri getirdi.
‘Mesela şimdi ikimiz düşünsek kusursuz bir cinayet planlayabilirmiyiz? Ne dersin?’
‘Bence bir  cinayet  planlarız ama kusurlu olur her halde ‘
‘Öyle düşünme istersen başlayalım’
‘Olur’ dedim.  ‘Planlayalım bakalım nasıl olacak?’
‘ Mesela çocukluğu sıkıntı ve yokluk içerisinde geçen bir kız çocuğu düşünelim. Küçük bir ilçede doğan,  çiftçilikle uğraşan bir ailenin tek kızı olsun.’
Birazda ben ilave etmek istedim.  ‘ İsmi  Müşerref  olsun. Küçük yaştayken annesi hastalansın. Babası iyi bir adam, annesinin hastalığına üzülüyor. Şifa bulmak umuduyla  büyük şehirler deki doktorlara götürüyor. O doktor, bu doktor, tedavi giderleri derken  bu hastalık sürecinde  iki tarla, oturdukları ev, çarşıdaki dükkan hep bu hastalığın giderleri içerisinde yok pahasına  satılarak elden çıkar. Tüm bu çabalara karşın  annesini  hayata döndürmek mümkün olamaz. Müşerref  bu kadar çok  çabaya karşın annesinin  ölmesine çok üzülür, iyi bir doktor ile karşılaşmadıklarına  inanır.  İşe o günlerde doktorluk mesleğini  kendisine ideal olarak belirler.  Bu meslekte hem insanlara faydalı olacağını hem de  çok para kazanacağını  düşünür.  Bundan sonra derslerine her zamankinden fazla çalışır, daha hırslı ve ideali olan bir kişi olur’
 Selim bu kurgumu çok beğendi. ‘Tam düşündüğüm gibi gelişiyor’ şimdi ben biraz daha devam edeyim diyerek sözlerine devam etti.
‘Üniversite giriş sınavlarında üstün bir başarı göstererek tıp fakültesini birincilikle kazanır.  Üniversite öğrenciliğin de  çok başarıydı.  Tıp fakültesini kazandıktan kısa bir süre sonra babası da vefat edince yaşamında tek başına kalmıştı. Babasını severdi. İyi adamdı onu okutmak için çok fedakalık yapmıştı. Ama  yakalandığı ve  hızlı seyreden kanser hastalığı onun ömrünün sonunu getirmişti. Babasının ölümüne çok üzüldü. Artık tek hedefi bir an önce Tıp fakültesini bitirip doktor olmaktı. Bu isteğine de ulaştı. Çok başarılı bir öğrenci olarak tıp fakültesinden mezun oldu. Artık idealine ulaşmıştı. Şimdi sırada mecburi hizmet vardı. Kura çekiminde Çanakkale Yenice İlçesi Pazarköy ilk görev yeriydi. Çok heyecanlıydı. Hayatta kalan tek akrabası olan teyzesi de ona kısa bir süre eşlik etmiş. Bir ev kiralayıp, eşyalarını tamamladıktan sonra onu yalnız bırakarak kendi evine dönmüştü.  Maaşı güzeldi. İş yerinde çalışanlar uyumluydu. Evi ile iş yeri arası gidip geliyordu.  İşten  sonra yapacak  bir  işi olmadığı gibi, sohbet edebileceği  hiçbir arkadaşı da yoktu. Akşamları  televizyon seyretmekten ve kitap okumaktanta zaman zaman  sıkılıyordu. Yaşantısına bir arkadaş arayışı başlamıştı.’
Saat gece yarısını çoktan geçmiş ikiye yaklaşıyordu. Sohbet ilginç olunca vakitte çok hızlı geçiyordu.
Selim ‘Başlangıç çok iyi’  dedi. ‘ Devam edelim.’
‘Devam edelim de birer kahve içsek iyi olur’ dedim.
Selim ‘Ben hemen hazırlayayım.  Şömine ateşinde yavaş yavaş pişerse daha keyifli olur.’ dedikten sonra bakır çezvesinin içerisine  bol miktarda kahve  ilave edip şömine ateşinin üzerine bıraktı. Hazırladığı kahve gerçekten  muhteşemdi.,
‘Şimdi devam edebiliriz’ dedim.
 Selim ‘ Şimdi aklıma güzel bir uyarlama geldi. İstersen bundan sonrakine ben devam edeyim ‘ diye bir öneride bulundu. Kahvemin tadını iyicene çıkartmak için yavaş yavaş içerken  ‘Tabi ki aziz dostum dedim. Bundan sonra hikaye senin. Merak ediyorum bu kusursuz cinayet  nasıl gelişecek?’
Selim anlatmaya başladı.
‘Müşerref  işine devam ederken, Pazarköy’e bir kaymakam yardımcısı atanır. Esas görev yeri Yenice İlçesi olmasına rağmen geçici bir görevle buraya gelmiştir. Yavuz bey,  uzun boylu, yakışıklı, her zaman çok şık giyenen  hoş sobet bir kişiydi. Bu küçük yerleşim yerin de Müşerref  ile karşılaştı ve onu  görür görmez çok etkilendi.  Müşerref, Yavuz Bey’in ona olan ilgisini fark etmesine rağmen ona karşı çok çekingen duruyordu.   Görev yaptığı sağlık ocağında çalışanları ise durumu fark etmişler, sürekli olarak Yavuz Beyi övüp onunla kuracağı bir yaşamda çok mutlu olacağını söylüyor ve bir fırsat vermesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı.  Sonunda kararını verdi ve Yavuz Bey’le görüşmeyi kabul etti. Kısa bir süre sonra da mütevazi bir törenle evlendiler. Mecburi hizmetinin bitmesine yakın   Müşerref,  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesin de Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisasını kazandı. Artık buradan ayrılma vaktiydi. Eş durumu dikkate alınarak Yavuz Bey’de görev yerini  İzmir’e aldırdı.’
Selim ‘Biraz ara verelim’ diye öneride bulundu. ‘ Konuyu  toparlamak için bu aralar şart. Dışarıya bakmaya ne dersin?’
Rüzgar durmuştu.  Esen rüzgar sisi dağıtmış, sessiz  ve bol yıldızlı bir gece oluşturmuştu.   
‘Buraya küçük bir teleskop alsan gayet  iyi  gözlem yaparsın’ dedim.
Selim gökteki yıldızlara bakarak, ‘Düşündüm ama zor iş. O konuda eğitimli olmak gerek, yoksa sadece  dolunay zamanı Ay’dan başka bir hiç bir şeyden  anlamazsın.’
Hava nın soğukluğunu hissediyor aynı zaman da bu kusursuz cinayeti nasıl olacağını merak ediyordum.
‘Bir kahveni daha içerim.’ dedim.
‘İlk önce şömineyi biraz eşeliyelim sonra kahveni hazırlarım’ diye yanıtladı. Şömine deki ateş canlanınca kahvem  tam kıvamında ısındı. Selim bardağıma dökerken yarattığı hikayeye devam etti.
‘Dr. Müşerref  Hanımın mesleğe ilk başladığı zamanlardan beri  vaz geçemediği  para kazanma düşüncesi  ve  bu kavramla bütünleşmiş yaşam şekli  yaşı ilerlediği zamanlarda da hiç değişmemişti.  Eşi ise tam aksi mütevazi sakin, hırslı olmayan,  sessiz  birisiydi. Uyuşmayan yaşam düşünceleri onları daima mutsuz edip, monoton bir yaşantıyı paylaşmak  zorunda bırakmıştı. Yavuz Bey   emekli olunca,  tüm zamanını  kitap ve gazete okuyup, televizyon seyrederek geçirmeye başlar. Sağlığı da pek yerinde değildir. Uzun süreden beri devam eden şeker hastalığı son günlerde artmış ve  insülin  kullanmasını   zorunlu  haline getirmişti.
Sabahları evde genellikle kahvaltı yapılmazdı. Müşerref   erkenden işine gider, Yavuz bey ise   sabah erken saatlerde kalkar, kahvaltısında  sadece  şekersiz bir kahve içerdi. O sabah ta öyle yaptı. Gazetesine  göz atarken  kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin tadı bu sabah iyi değil diye düşündü. Kahveyi bırakıp Salona doğru yavaş adımlarla yürüdü. Her sabah yaptığının aksine bu sefer televizyonu açmadan, koltuğuna oturdu. Yoğun olarak düşünme ihtiyacı hissediyordu. Evlerindeki durgun ve de gergin yaşantıdan artık iyicene sıkılmıştı. Müşerref’i eskiden ne kadar güzeldi, diye düşündü bir an. Sarı saçları mavi boncuk gibi olan gözleri, beyaz teni.. Şimdi öylemi? Sadece para kazanma hırsı olan ve kazandığı parayı biriktirmekten başka ideali  olmayan donuk bakışlı soluk görünümlü birisi oldu dedi kendi kendine.
Büfenin üzerindeki  renksiz ve soluk bir fotoğrafı gördü. Yıllar önce   evlendikleri gün çekilen nadir fotoğraflardan birisiydi. Gözü o fotoğrafa takıldı. Hey gidi yıllar dedi.. Zaman ne kadar çabuk  geçti. O zamanlarda  mutlu olduğumu düşünüyordum.  Sonra .. Asla… Bu kadın beni hep üzdü, kırdı. Şimdi düşünüyorum da  evlenmeseydim daha rahat bir yaşantım  olacaktı.  Artık birlikteliğimiz  bir komediye dönüştü. Yaşam geçerken,  hiç bir şey yaptığımız yok.  Ne gezme  ne de  bir yere gitmek.   Ağzından  çıkan az miktarda kelimeyi de sadece   beni eleştirmek için kullanıyor.  Bunlardan çok sıkıldım. Bakışlarını sabit bir noktaya diktikten sonra farkında olmadan düşüncelerini ağzından çıkan kelimelere dönüştürdü. ‘Senden nefret  ediyorum ... Senden nefret ediyorum…Ne halin varsa gör…Canın ne  isterse yap..Yeter artık….Böyle hayat mı olur.?   Yahu. .bir yaşam geçti sana yaranamadım.  Sinirlenmişti, nefesi sıklaştı. Yaşantımda artık onun olmasını istemiyorum.  Ondan kurtulmalıyım. Kendime ait evim, emekli maaşım var. Ne yapacağım  onu.  Ayrılmak  için  bu evi de istiyor. Bu apartman dairesi benim tek evim,  bunu da ona verirsem ben nerede kalacağım. Düşündükçe nefesi gittikçe hızlanıyordu.  Sinirden elleri titremeye başladı. Ondan  sonsuza dek kurtulmalıyım diye düşündü.  Mutlaka yapmalıyım .. Nasıl olacak?  Mutlaka  hiç kimsenin şüphelenmeyeceği  kadar kusursuz ve eksiksiz olmalı. Bunu uygulamalıyım.  Ama nasıl?  Aklı karışıktı.. Karar verdim mi ? diye sordu kendi kendine. Evet  dedi. Kesin karar verdim. Mutlaka kurtulacağım. O anda aklına değişik planlar geliyordu. Keyiflendi. Tekrar mutfağa gitti. Yeni bir kahve yaptı.  Mutfakta ayak üstü kahvesini  içerken gözü evin balkonuna takıldı. Balkondan aşağı itsem ?  Olmaz dedi.  Gören olabilir.  Bağırabilir. Direnç gösterebilir.  Başka bir sonuç yolu bulmalıyım.  Ne olabilir?  Yemeğine veya içeceğine zehir karıştırmak nasıl olur ?  Polisiye romanlardaki gibi arsenik türü bir zehir.  Ama  bunu nereden bulacağım.  Hadi buldum diyelim, satıcı benim aldığımı görecek.  Bu da olmaz. Daha etkili bir çözüm bulmalıyım. Kimsenin anlamayacağı bir zehir olmalı. Yavaş yavaş etkisini gösteren türden. Buna benzer bir yazı okumuştu sanki.  Düşündü.  Bu konu da araştırma yapmaya karar verdi. Gerekirse yurt dışına gider oradan alırım, hiç kimsede bundan şüphelenmez. Sonuç  tam istediğim gibi olur, sessiz ve etkili.’
Heyecanım  artmıştı. ‘Çok güzel anlatıyorsun .Çok merak ettim. Bakalım sonu nasıl olacak?’
Selim aynı ses tonuyla anlatmaya devam etti.
‘Müşerref’te o sabah muayenesin de evliliğini ile hesaplaşıyordu. Onun da eşiyle ilgili  düşünceleri oldukça katıydı. Ne kadar bencil bir adam , bütün gün evde oturuyor.  Kaç yıllık evliyiz. Bana hiçbir zaman bir hediye  dahi almadı. Ömür boyu bir kuruş para biriktirmedi. Tüm kazandığı parayı kıyafetlerine, kokularına harcadı durdu. Ne yapacağım bu adamı? Başıma  kaldı. İşi gücü oturmak ve gazete okumak. Durmadan aynı sözleri duyuyorum ondan. Cimri kadın.. Cimri kadın..bıktım  bunları  duymaktan. Aslında başta  hiç istekli değildim.  Keşke hiç evlenmeseydim. Herkes çok iyi adam diyordu. Neresi iyi?  Bir işe yaramayan asalağın teki aslında . Bu adamdan çok sıkıldım. Ondan mutlaka kurtulmalıyım. Evde  oturup duruyor. Yarın öbür gün hastalansa felç veya kalp hastalığı  olsa ömür boyu ilgilenmem gerekecek. Ben bakmasam bile  bir bakıcı beklide bir hemşire tutmak gerek. Kim uğraşacak bu işlerle. Emekli olmuş olsan da bir iş bul çalış diye her zaman söyledim. İki kuruş bir yerde para biriktir. Yarın, öbür gün lazım olur.  Zor durumda kalınca gerekir. Yeter artık….Ondan sessiz bir şekilde kurtulmalıyım.. Kimse anlamadan ve  iz bırakmadan. Ben hastalansam bu adam bana bakar mı? Hayır..Tam aksi benim yıllarca biriktirdiğim paraları da bir güzel yer. Bunu düşünmek hoşuna gitmiş olmalı ki  yüksek sayılacak bir ses tonuyla  kendi kendine güldü. Sesi biraz fazla çıkmış olmalı ki bir anda kendisini topladı. Etrafına tekrar baktı. Yardımcısı duymamıştı. Kocasından yaşam boyu kurtulma konusunda  çok kararlı gözüküyordu. Şakağındaki damarı adeta dışarıdan belli olacak bir şeklide hızlı hızlı atıyor, kafasındaki düşünceler birbirine karışıyordu. Nefret hissini  düşüncesinin en derinliklerinde  bile hissediyordu.  Bundan dönüşüm yok.  Zavallı budala dedi kendi kendisine bu adamda ne buldun? Ama nereden bilecektim ki  böyle uyuşuk birisi olacağını ?  Düşünürken aynı zamanda oda içerisinde daireler çizerek yürümeye  devam ediyordu. Sinirlendiği zamanlarda sakinleşmek için hep böyle yapardı. Kalp atışları yavaşlamaya başlarken artık eve gitme  zamanı,  Bakalım bu gece nasıl geçecek ? diye düşündü.’
Selim biraz daha ara vermek ihtiyacını hissetmiş olacak ki ‘ Ben de bir kahve içsem mi acaba?’ diye sordu.
‘Bu sefer  kahveler benden’ diyerek hemen ayağa kalktım. Bakır cevzeyi ağzına kadar su ile doldurup, bol miktarda kahveyi de içine ilave ettikten sonra Selim’in yaptığı gibi, şöminenin geçmeye başlayan ateşinde beklettikten sonra bardaklarımıza döktüm.  Sabaha az bir vakit kalmıştı. Bu saatten sonra uyumayı artık düşünmüyorduk. Ondan bende bir kahve daha  içeyim diye düşündüm.
Selim kahveyi içmeden önce  hikayesine devam  etti.
‘Müşerref   evine  geldiğinde  Yavuz Bey salonda tek başına , televizyon seyrediyordu.  Son zamanlarda birbirleriyle konuşmayı kestikleri için selamlaşma ihtiyacını bile hissetmediler.  Müşerref  her zaman yaptığı gibi kendi odasına çekilerek ertesi gün giyeceği elbiseleri ütüleyip onları  dolabına  yerleştirdi. Bu arada  pastaneden aldığı iki ufak parça böreği  yiyerek akşam yemeği problemini çözü. Kocasıyla uzun  bir süreden beri ortak  yatağı paylaşmadıkları gibi aynı odayı da kullanmıyorlardı. O gece işlerini bitirince  her gece olduğu  gibi  erkenden  uykuya daldı.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde  kapının önünde duyduğu bir tıkırtı ile uyandı. Kim o ? diye seslendi. Yavuz’un zayıf sesi duyuldu. 
Uyuyor musun?
 Neden sordun?
 Ne var?
Yavuz yine aynı kısık ses tonuyla yanıt verdi.
 Başımda çok fazla ağrı var. Birkaç tane  ilaç içtim iyi gelmedi. Bu ağrıyı yıllar öncesinden bilirim. Bunu kesecek tek şey iğne. Ağrı kesici bir iğne yapar mısın?
Müşerref   sert bir ses tonuyla yanıtladı. Ben hemşire miyim? Nere de yaptıracaksan yaptır. Sesi karanlığın içerisinde bir çığlık kadar keskin çıkmıştı.
 Lütfen dedi. Çok acı çekiyorum. Gündüz olsaydı söylemezdim ama bu saatte iğne yaptırmak için kimi bulacağım.
 Müşerref   sinirli bir şekilde yataktan kalkarken tamam dedi, anlaşıldı gecenin bir vakti iğnecilik yapacağız. Beyefendinin başı ağrıyormuş. Ağrır ağrır geçer. İğnede geçirmezse ne yapacaksın?  Vur  başını duvarlara o zaman.
Söylene söylene evdeki ilaçların bulunduğu mutfak dolabına  doğru yürüdü.  Enjektörü ambalajından çıkarttı. Ağrı kesici ampulun  ucunu kırdı. Tam enjektöre çekmek üzereyken aklına müthiş bir fikir geldi. Bu ağrı kesici yerine  insülin yapayım diye düşündü. İnsülin kan şekerini hızla düşüreceğinden kısa bir süre sonra şeker azlığından ölüm oluşur.  Kim anlardı bunu?  Hiç kimse.  Anlaşılması neredeyse imkansızdı. Bu düşünce adeta kanının donmasına neden oldu. Böyle bir fırsat eline bir daha geçmeyeceğini biliyordu. Bir an da kararını verdi. Ağrı kesiciyi bir kenara bırakıp, enjektörün içini insülinle doldurdu. Sinirleri oldukça gerilmiş olmasına rağmen  kendisinden emindi. Vaz geçmeyi düşünmedi. Yüzüne mümkün  olduğu kadar yumuşak bir ifade takınarak  salonda uzanmakta olan Yavuzun yanına giderek iğnenin tamamını   enjekte etti.  Çok geçmedi üç, dört  dakika sonra kan şekerinin  düşmesiyle, Yavuz terlemeye başlar. Ter damlacıklar şeklinde alnından yere düşerken  yerinden kalkmaya çalıştı. Kalkamadı. Koltuğun üzerine yığılır gibi düştü. Kolunu dahi kaldıramıyordu. Müşerref   ona aldırmadı. Kullandığı iğne ve enjektörleri bir torbaya doldurdu. Yavaşca giyindi. Evden çıkmak üzereyken Yavuza baktı. Hiç kıpırdamadan yatıyordu. Beklediği sonuç   gerçekleşmişti.  Evde artık duramam, hastaneye gideyim  diye düşünüp,  hızla evden çıktı. Enjektörlerin bulunduğu torbayı çöpe attıktan sonra  tek başına  karanlığın içerisinde kayboldu……’
Soğumuş olan kahvesinden bir yudum alan Selim, artık hikayenin  sonuna gelmişti.
‘Ertesi gün sabahleyin erken saatte eve gelen Müşerref, Yavuz’un koltuğun üzerinde hiç kıpırdamadan yattığını görünce , tüm komşuların duyması için keskin bir çığlık attı. Arkasından şiddetli bir ağlama sesi ile ölümü tüm komşularına duyurdu.  Koşup gelenler, bir şey yapmaya çalışanlar, karmaşık bir kalabalık oluşturdular.  Suni   hıçkırıklar içerinde olan Müşerref her zaman kalp doktoruna götüreyim diye dilimde tüy bitti. Hiç gitmek istemedi. Dün ben bir doğum için hastaneye gitmiştim. Her halde bir kalp krizi geçirdi. Ah keşke evde olsaydım. Ama nereden bilecem ki ? Hazırladığı bu senaryoyu  gelenlere anlattıktan sonra, ağlama krizlerini  tekrarladı. Tüm tanıdıkları ona  çok acımışlardı. Yazık bunca yıllık hayat arkadaşını kaybetti. Şimdi ne yapacak?  diye endişelerini dile getirip ona acıyan gözlerle bakıyorlardı. Yavuz Beyi, Müşerref’in  öldürdüğü ise hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu. ’
Selim derin bir nefes aldı ‘Hikaye bu kadar dostum. Ne dersin?  Kusursuz cinayet  bazen mümkün değil mi?’
‘Bravo dostum, müthiş bir hikaye oldu. Fikrimi değiştirmek zorundayım. Bundan sonraki görüşüm, bazı cinayetler kusursuz olabilir.’
Hikayeye kendimizi o kadar kaptırmış olmalıyız ki, sabahın olduğunu bile fark etmemiştik. Günün ilk ışıkları Selim’in mütevazi evinin içini doldururken ‘Gitme vakti’ dedim.
Selim ‘Neden acele ediyorsun ki? En azından bir kahvaltı etseydik.’
‘ Bende daha uzun bir süre kalmak isterdim. Ama  bu gün apartmanda asansör tamiratı dolayısıyla ustalar gelecek. Biliyorsun apartman yöneticiliğine de bakıyorum. O nedenle gitmeliyim’ dedim.
Israr edecek bir durum kalmamıştı. Birlikte dışarıya çıktık. Enfes bir hava vardı. Günün erken saatlerinde doğanın şahane  görüntüsünü izlerken dışarının temiz havasını da bol bol içime çektim.   Biblo ile Jumbo’da hafif bir ses çıkartarak bana güle güle dediler. Onlarada elimle selam vererek arabama doğru yürüdüm.
Arabaya bindikten sonra Selim arkamdan alaylı bir sesle seslendi
‘Bu sefer kitap almayacak mısın?’
‘Sen on, on beş kitap ayır ben onları almaya gelirim’ diye yanıtlayıp, hızlı bir kalkışla  arabamı patika yoluna  doğru yönlendirdim.  Bir iki kitabını istediğim de  yüzü asılan Selim, on on beş kitabını aldığımda ne yapar acaba? Her halde içi cız eder  diye düşünürken, yüzümde hafif bir tebessüm oluşmuştu.
Çamurlu patika yolda ilerlerken, güzel bir geceydi  diye düşündüm. Selim uzun ve  keyifli bir konuşmasıyla  gecenin yıldızıydı. Ara yoldan otobana çıkmak üzereyken Selim’in eşi aklıma geldi. Kendi halinde sessiz bir kişiydi. Fakat  anlaşamadıklarını biliyordum. Selim bir gün ‘Bu kadını artık çekemiyorum’ diyerek bana sitem etmişti. Onun karısı Elif’te şeker hastasıydı ve uzun süreden beri insülin tedavisi görüyordu.
O anda aklıma gelen düşüncemden birden ürperdim. Selim yoksa ? Kendi hikayesini mi anlattı? …….
Arabamı yolun kenarına çektim. Ellerim titriyordu. Nefesimin daraldığını hissettim. Arabadan  dışarı çıktım. Temiz havaya ihtiyacım vardı.  
Hızla düşünmeye ve olayları birleştirmeye başladım. Düşündükçe kesinlikle kendi hikayesini anlattığına emin olmaya başladım.  Bu olayı gerçekleştirdikten sonra doktorluğu bıraktı. Dolayısıyla ona bu bilgiyi sağlayan mesleğinden uzaklaştı. Daha sonra kendisini yargıladı. Davanın hem hakimi  hem de savunma avukatı oldu. Kendisine   hak verdiği konular mutlaka vardı. Ama bunların neler olduğunu ve neden bu kararı verdiğini bilmiyorum. Adil bir kişiydi.  Kendisini yargılayıp ömür boyu  hapse mahkum etti. Gözden uzak yaptırdığı bu kulübesi onun   hapishanesiydi.  Evet bence kendisini bu eve hapsetmişti. Tıpkı hapishanede ki gibi belirli saatlerde dışarı çıkıyor, diğer zamanlarını tamamen evinde yani hapishanesinde geçiriyordu. Tüm ihtiyaçları yakın köyle bulunan bir kişi tarafından hafta da bir gün getiriliyor, onun haricinde en yakınındaki köye dahi gitmiyordu. Puzzle lar birleşince korkunç bir gerçekle karşılaştım. ‘Aman Allah’ım’ dedim. Her şey ortada nasıl oldu da bunu hemen düşünemedim?’
Hemen arabama dönüp, hızlı bir şekilde geldiğim yöne yani Selim’in evine doğru yöneldim. Mümkün olduğu kadar hızlı gitmeye çalışırken  umarım düşündüğüm gibi olmaz diye  düşünüyordum. Panik halindeydim. Yol çamurlu olduğundan  tekerlekler bazı yerlerde patinaj yapmaya başladı. Hızımı kesmedim. Arabanın yalpalamasına aldırmadan eve yaklaşırken  köpeklerinin ulur gibi havlamaları  bir felaketin habercisi gibiydi. Arabadan inince koşar adımlarla eve yaklaştım. Kapı açıktı.  Heyecanla içeriye girdim. Maalesef korktuğum başıma gelmişti. Selim masanın üzerine eğilmişti. Elinde tabancası ve başından önündeki masayı doldurduktan sonra  akan kanları yerde ufak bir göl oluşturmuştu.  Yetişemedim dedim...Yetişemedim. Belki daha erken fark etseydim  onu bu fikrinden vaz geçirebilirdim.
 Masanın yanında  kısa bir mektup vardı.
‘Aziz Dostum,  Beni ilk bulanın sen olacağını biliyorum. Onun için bu kısa yazıtı sana yazmak istedim. Şunu bilmeni isterim ki  ben yaptıklarım için üzülmedim.. Sonuçta her şey  istediğim gibi oldu. Bu yaşamdan ayrılırken  içim rahat. Senin de için rahat olsun.  Bu arada   2318 adet kitabımı  benden bir anı olarak sana  bırakıyorum. Lütfen gitmeden o kitapları al. Birde Jumbo ve Biblo’yu çok iyi bir hayvan barınağına bırakacağına ve ara sıra uğrarıp onlara bakacağına eminim.  Evim ise böylece kalsın. Ava çıkanlar veya gezginlerin kış günlerinde bir barınağı olur. Hoşça kal dostum. Benim için üzülme…
Selim’in veda mektubunu birkaç defa okudum. Gözümden akan yaşları engeleyemezken,  ‘Hoşça kal dostum’ dedim.  ‘Her şeye rağmen yine de  dürüst bir insandın. …’






 Emekli olduktan sonra çok  mütevazi bir yaşamım vardı.  Hiç evlenmemiştim. Yalnızlığımın yarattığı depresyon hali içerisindeydim. Kahvelere gidip saatlerce vakit geçirmeyi hiçbir zaman sevmedim.  Bazı sabahlar Konak’a kadar yürüyüp, ismini muhteşem bir çınar ağacından  alan ve  iki boyoz bir yumurta ve  büyük bir  bardak  çay ile yaptığım sabah kahvaltısı dolayısıyla oturduğum  Çınaraltı Kahvesi’ni  saymazsak tabi…

Özellikle polisiye türden kitapları okumaktan,  film ve  belgesel seyretmekten hoşlanır, ara sıra da televizyondaki spor ve yarışma programlarını izlerim.   Günlük yaşamım da  yürüyüş yapmak vaz geçilmezimdir.
Bu konuda anlaştığım ve saatlerce ilginç olayları konuştuğum sadece bir arkadaşım var. Selim. Emekli bir doktor. Mesleğini rahatlıkla devam ettirebileceği  bir yaşta olmasına rağmen  emekliliği tercih etmesi bana her zaman  ilginç gelmiştir. Eşini kaybettikten sonra, yalnız başına kendi mütevazi yaşantısını devam ettirmeye başlamıştı. İnsan içerisine pek çıkmazdı. Tüm birikimyle Urla’nın Zeytinler Köyü yakınlarında yaptırdığı evinde yalnız başına oturuyordu.  Yalnız derken, bahçesinde beslediği  iki köpeğini unutmamak gerek tabi.. Onlarla oyalanmak ve yakınlarında ki  ve orman içerisinde köpekleriyle  dolaşmaktan çok  hoşlanırdı. Selim  yaklaşık 60 yaşlarında 1.65 boyunda zayıf ve kızıl saçlıydı. Bu yaşına rağmen saçında çok az  beyaz vardı. Kızıl saçlı olmasının avantajımıydı?  Yoksa genetik kurallar mı geçerliydi? bunu  hep merak etmişimdir. Kızıl renkte olan ve çok önem verdiği  bıyıklarının  daima aynı boyda olmasına çok özen gösterirdi.   
Selim’de  benim gibi polisiye  olayları izlemeye  ve dedektif hikayelerini okumaya çok  meraklıydı. Evinde bu konuda binlerce kitap bulunurdu.  Agatha Christie , John Dickson Carr ve kullandığı diğer isim olan Carter Dickson, Arthur Conan Doyle, Edgar Allan Poe sevdiği yazarların başında gelirdi.  Ahmet Ümit, Gencoy Sümer başta olmak  üzere  Türk   yazarların yazdığı  polisiye romanlar da onun sevdiği romanlar  içerisinde  yer alırdı. Daha doğrusu  bu konularda basılmış olan  tüm kitapları içeren bir koleksiyon  demek daha doğru olur sanırım.  
 Evinde yalnızca içeriği polisiye  konular olan tv kanallarını seyreder,  gazetelerde siyasi, magazin ve spor haberlerini asla okumazdı. Tek ilgilendiği kendi ilgisini çeken bu tür polisiye olaylardı. Gazetelerde bir cinayet haberi okudu mu,  zihninde bu konuyu geliştirir, katili bulmaya çalışır, eğer  bulursa  onun psikolojisini de göz önüne alarak  bu cinayete iten  nedenleri  düşünerek   kendisini hakim yerine koyar ve  bu suçluya verilecek cezayı belirlerdi. Bunların haricinde tek sevdiği alışkanlığı bira içmekti. Onun kadar çok bira içen birisini görmemiştim. Günde yedi veya sekiz  şişe bira içtiğini söylerdi. ‘Bu kadar çok birayı nasıl içebiliyorsun?’ diye sorduğum zamanlarda ise  ‘Ne yapayım benimde tek eğlencem bu. Bu yaştan sonra biraz da keyfimize bakalım değil mi ?’ diye yanıtlardı.  
 Selim’i ziyaret etmekten hoşlanırdım.  Oda sık sık beni arar ‘Neden gelmiyorsun?’ diye sitem ederdi. Evindeki kitapları incelemek, bir iki tanesini okumak için ödünç almak (Aslında kitaplarını ödünçte olsa bana vermekten hoşlanmamasına rağmen  olumsuz  bir söz de söylemezdi. Geri getirdiğim zaman ise  sevinir hemen aynı yerine yerleştirirdi.) Değişik yaşantısını paylaşmak, yakınındaki orman içerisinde yürüyüşler yapmak, evinin bulunduğu yerin temiz havası hoşuma giderdi. Sevimli köpekleri Jumbo ile Biblo ‘ da beni tanımışlardı. Hele gelirken onlara da sevecekleri türden bir yiyecek getirirsem keyiflerine diyecek olmazdı.
Havanın  soğuk, gökyüzünün  bulutlu, gündüzün karanlık  olduğu bir kış günüydü. Hava yürüyüş için elverişli olmadığı gibi canımın sıkıntısı kitap okumaya ve film seyretmeye de elverişli değildi. Selim’e gitmek iyi fikir diye düşündüm. Çoktandır görmemiştim. Hem sohbet eder, hem de o kadar yol gitmişken birer bira’da içeriz diye düşündüm.  Nasıl olsa Selim’de hiç bitmeyen bir  bira stok’u  her zaman bulunur.
Akşamüstüne doğru İzmir’de pek görülmeyen bir sis başladı. Bu yoğun sis havanın karanlığını daha da arttırırken yola koyuldum. Urla Otobanına girince sis daha da etkisini gösterdi. Sis farlarını yakmama rağmen önümü görmekte çok zorlanıyordum. Bundan dolayı hızımı iyicene azaltarak, yolun en sağından ve yavaş yavaş devam etmek zorunda kaldım.  Yarım saat sürecek bu mesafeyi  bir saat on beş dakikada tamamlayarak Selim’in gözden uzak, orman kenarındaki evine ulaştım. Sevimli dostlarım beni heyecanla karşıladılar. Tabi ki beni görmekten ziyade onları unutmama sevindiler. Selim köpeklerin hareketlenmelerini görünce kapıyı açtı. İçeriden gelen ışığın önünde duran  Selim  sisler içerisinde bir gölge gibiydi. ‘Hoş geldin dostum.’ diye seslendi.
 ‘Hoş geldim de zor geldim.  Sis yüzünden ana yoldan çıktıktan sonra tali yolu ve senin evine ulaşmak için bu patika yolu zor buldum. Bu gece kovsan da hiçbir yere gitmem haberin olsun ‘
 Güldü ‘İstersen hep burada kal hiç sorun değil’ diye yanıtladı.
Geleceğimi haber verdiğimden epey bir hazırlık yapmış. Yemek masası şöminenin yanında. Şöminenin kenarında kütük şeklinde kesilmiş pek çok odun duruyor. Ormana yakın oturmanın en güzel yanlarından birisi bu olsa gerek diye düşünüyorum.  Bu kütüklerin şöminede yanarken çıkardıkları ‘Çıtır, Çıtır’ sesi çok hoş. Yemekler bol ve lezzetli. Daha yemeğe başlamadan soğuk biralarımızı getiriyor. İlk biranın da tadı bir başka. Bu arada dışarıda kararan hava devam eden sisle karışınca oldukça esrarengiz bir gece oluşturmaya başlamıştı. Biralarımızı yudumlarken
 ‘Evin içide sis le kaplanacak yakında’ dedim.
 ‘Şömine tüttüğü zamanlarda evin içide dışarısından farklı olmuyor. Dua edelim ters bir rüzgar esmesin yoksa içerinin de dışarısı gibi olur. Sende evin içerisinde sisi görmüş olursun.’  
‘Doğru, şöminelerinde öyle bir sıkıntısı oluyor. Öyle zamanlarda hiç yakmamak daha iyi sanırım’ diye yanıtladım.
Yemekten sonra   ilkimizinde en sevdiği zaman gelmişti. Her zaman yaptığımız gibi biralarımızı alarak şöminenin yanında oturup  esrarengiz olaylardan bahsetmeye başladık.  Başka gezegenlerdeki yaşam ve onların dünyaya ulaşma olasılıkları hakkında konuşmaya başladık. Son seyrettiğim belgesel den bahsettim. ‘Cosmos, bir uzay serüveni’ dizisini mutlaka izlemesi gerektiğini anlattım. Konumuz esrarengiz olaylardan bunların olasılıkları üzerine yoğunlaşırken dışarıda havanın rüzgara döndüğünü  pencere kenarlarından içeriye giren rüzgarın ve onun çıkardığı sesin duyulmasıyla hissedilmeye başladı. Bu rüzgar sisi dağıtır, yarın hava güzel olur diye düşündüm. Selim bu tür seslere oldukça alışık olsa gerek hiçbir tepki vermedi.
‘Bu evde tek başına oturmak cesaret işi bence .. Gözden uzaksın değil etrafında kilometrelerce yakınında bile bir yerleşim yok. Evinin kapıları olsun pencereleri olsun hiç sağlam değil. Evin tamamen tahtadan yangın tehlikesi var.  Hemen arka tarafından başlayan büyük bir orman var. Evin bir yamaçta, çok yağmur yağdığı zaman ise ulaşım zorluğu var. Bir şey lazım olsa  bakkal  veya  bir market bulunmuyor.  Burada yaşam  oldukça zor olmalı. Korku filmlerinde ki evlerden farkı yok bence’
‘Alıştım, ben böylesini seviyorum. Sakin yaşam,  temiz hava, doğal besinler bunlar tabiatın birer nimeti bence. Hem  Jumbo ile Biblo’yu yabana atma onlar hiç kimseyi eve yaklaştırmazlar. Sakin kafayla kitap okumak, film seyretmekten  güzeli yok bence.. İşte bunlar hoşuma gidiyor.’
Şöminenin sönmeye başlamasıyla evin içi soğumaya başlamıştı. Bunu fark eden Selim yeni bir kütük atıp bunun tutuşması için birazda  körükle  hava iletimi sağlayarak  ateşi tekrar canlandırdı.  İşi bittikten sonra
‘Birer kadeh kırmızı şaraba ne dersin?  Tam otuz yıllık bir şarabım var. Bu gece onu bitirelim.’  
‘Bu kadar sene gelip giderim. Senin şarap içtiğini ilk defa duydum .Sen bir bira tüketicisin. Hem de iyi bir tüketicisin. Ama içelim bakalım. Şöminenin karşısında ve bu rüzgar sesiyle birlikte iyi gider.’
Selim biraz sonra kırmızı şarap, çerez ve tulum peynirinden oluşan tepsiyi getirdiği zaman, ona takılmadan edemedim.
‘Servis muhteşem’
‘Sen sık gel, servisler benden ‘ deyince ikimiz de kahkayı patlattık.
Bu arada rüzgar hızını epey arttırmıştı.
 ‘Evin temelleri sağlam değilmi?’ diye sorma ihtiyacıını hissettim.
Selim güldü. ‘Merak etme bu ev ne  fırtınalar atlattı da bir şey olmadı. Bu akşam da bir şey olmaz. ’ diye yanıtladı. Artan fıtına Jumbo ve Biblo’yu da huzursuz etmiş olacak ki havlamaktan ziyade derinden gelen ıslık gibi bir ses çıkartmaya başladılar.
Bunu duyan Selim ‘Merak etme her fırtında böyle huzursuzlaşırlar. Birazdan ortama alışınca  susarlar’ diye bana  bilgi verme ihtiyacını hissetti.
Konumuz gene polisiye olaylardı. Bana  şöyle bir soru sordu
 ‘Sence kusursuz bir cinayet olur mu?’   
Hiç düşünmeden yanıtladım ‘Olmaz…  Tüm diziler de, polisiye hikayeler de, röportajlar da kusursuz cinayet olmaz deniyor.  Ayrıca en kusursuz olarak gördüğümüz cinayetlerde bile mutlaka bir iz bulunuyor. Ülkemiz de olay yeri incelemesi eskiye göre çok gelişmiş olsa da, son teknolojiyi kullanan ülkelere göre daha yeterli seviye de değil. CSI gibi dizileri mutlaka izlemişsindir.
Kendimden çok emindim. Sözlerime devam ettim.
‘Murder by Numbers filmini hatırlıyormusun? Sandra Bullock ve Michael Pitt ‘in baş rolunu oynadıkları efsane filmi. Ülkemizde Adım Adım Cinayet adıyla oynamıştı.’
‘Bilmezmiyim?  Kusursuz cinayet işleyeceğine inanan  ve bunu gerçekleştirmek için  tanımadıkları bir kadını öldüren iki üniversite öğrencisinin mesleğini seven ve çok zeki bir dedektif rolünde izlediğimiz,  Sandra Bullock tarafından ufak delillerden yola çıkarak, suçluları  nasıl yakaladığını  anlatan müthiş bir filmdi.’
‘Gördünmü ? kusursuz denilen cinayet ne kadar basit delillerin toplanmasıyla bile nasıl çözüldü. Bana kalırsa kusursuz cinayet yoktur. Ben bu görüşteyim.
Selim  ‘Agatha Christie’nin On Küçük Zenci kitabını mutlaka okumuşundur. Polisiye romalar arasında her zaman birinci sırada olan bir baş yapıttır. İşte orada işlenen dokuz  cinayet ve bir intihar vakası var. Bu olay gözden uzak Zenci Adası denilen bir ada da geçiyor. Olay bitene kadar kimse bir şey anlamıyor. Tüm bu cinayetleri işleyen hakimin neden bu cinayetleri işediğini  yazıp bir şişenin içerisine koyduktan sonra ağzını güzelce kapatıp denize attığı bir şişenin bulunmasıyla anlaşılıyor.’ Hakim bu yazıtı yazmasa hiç kimsenin anlamayacağı cinayetler zinciri olacak.’
‘Ben aynı görüşte değilim. Bir kere o bir roman, yazarın tamamen hayal gücüne dayanıyor. İkincisi ise hiçbir ciddi araştırma yapılmadan direkt olarak sonuca gidiliyor. Bu nedenle  konumuzu açıklamıyor. Tüm bunlara rağmen, güzel, akıcı ve heyecanlı bir roman olduğunu söyleyebilirim.’
Şarap çok hoşuma gitti. İkinci kadehi doldururken, Selim ilginç bir öneri getirdi.
‘Mesela şimdi ikimiz düşünsek kusursuz bir cinayet planlayabilirmiyiz? Ne dersin?’
‘Bence bir  cinayet  planlarız ama kusurlu olur her halde ‘
‘Öyle düşünme istersen başlayalım’
‘Olur’ dedim.  ‘Planlayalım bakalım nasıl olacak?’
‘ Mesela çocukluğu sıkıntı ve yokluk içerisinde geçen bir kız çocuğu düşünelim. Küçük bir ilçede doğan,  çiftçilikle uğraşan bir ailenin tek kızı olsun.’
Birazda ben ilave etmek istedim.  ‘ İsmi  Müşerref  olsun. Küçük yaştayken annesi hastalansın. Babası iyi bir adam, annesinin hastalığına üzülüyor. Şifa bulmak umuduyla  büyük şehirler deki doktorlara götürüyor. O doktor, bu doktor, tedavi giderleri derken  bu hastalık sürecinde  iki tarla, oturdukları ev, çarşıdaki dükkan hep bu hastalığın giderleri içerisinde yok pahasına  satılarak elden çıkar. Tüm bu çabalara karşın  annesini  hayata döndürmek mümkün olamaz. Müşerref  bu kadar çok  çabaya karşın annesinin  ölmesine çok üzülür, iyi bir doktor ile karşılaşmadıklarına  inanır.  İşe o günlerde doktorluk mesleğini  kendisine ideal olarak belirler.  Bu meslekte hem insanlara faydalı olacağını hem de  çok para kazanacağını  düşünür.  Bundan sonra derslerine her zamankinden fazla çalışır, daha hırslı ve ideali olan bir kişi olur’
 Selim bu kurgumu çok beğendi. ‘Tam düşündüğüm gibi gelişiyor’ şimdi ben biraz daha devam edeyim diyerek sözlerine devam etti.
‘Üniversite giriş sınavlarında üstün bir başarı göstererek tıp fakültesini birincilikle kazanır.  Üniversite öğrenciliğin de  çok başarıydı.  Tıp fakültesini kazandıktan kısa bir süre sonra babası da vefat edince yaşamında tek başına kalmıştı. Babasını severdi. İyi adamdı onu okutmak için çok fedakalık yapmıştı. Ama  yakalandığı ve  hızlı seyreden kanser hastalığı onun ömrünün sonunu getirmişti. Babasının ölümüne çok üzüldü. Artık tek hedefi bir an önce Tıp fakültesini bitirip doktor olmaktı. Bu isteğine de ulaştı. Çok başarılı bir öğrenci olarak tıp fakültesinden mezun oldu. Artık idealine ulaşmıştı. Şimdi sırada mecburi hizmet vardı. Kura çekiminde Çanakkale Yenice İlçesi Pazarköy ilk görev yeriydi. Çok heyecanlıydı. Hayatta kalan tek akrabası olan teyzesi de ona kısa bir süre eşlik etmiş. Bir ev kiralayıp, eşyalarını tamamladıktan sonra onu yalnız bırakarak kendi evine dönmüştü.  Maaşı güzeldi. İş yerinde çalışanlar uyumluydu. Evi ile iş yeri arası gidip geliyordu.  İşten  sonra yapacak  bir  işi olmadığı gibi, sohbet edebileceği  hiçbir arkadaşı da yoktu. Akşamları  televizyon seyretmekten ve kitap okumaktanta zaman zaman  sıkılıyordu. Yaşantısına bir arkadaş arayışı başlamıştı.’
Saat gece yarısını çoktan geçmiş ikiye yaklaşıyordu. Sohbet ilginç olunca vakitte çok hızlı geçiyordu.
Selim ‘Başlangıç çok iyi’  dedi. ‘ Devam edelim.’
‘Devam edelim de birer kahve içsek iyi olur’ dedim.
Selim ‘Ben hemen hazırlayayım.  Şömine ateşinde yavaş yavaş pişerse daha keyifli olur.’ dedikten sonra bakır çezvesinin içerisine  bol miktarda kahve  ilave edip şömine ateşinin üzerine bıraktı. Hazırladığı kahve gerçekten  muhteşemdi.,
‘Şimdi devam edebiliriz’ dedim.
 Selim ‘ Şimdi aklıma güzel bir uyarlama geldi. İstersen bundan sonrakine ben devam edeyim ‘ diye bir öneride bulundu. Kahvemin tadını iyicene çıkartmak için yavaş yavaş içerken  ‘Tabi ki aziz dostum dedim. Bundan sonra hikaye senin. Merak ediyorum bu kusursuz cinayet  nasıl gelişecek?’
Selim anlatmaya başladı.
‘Müşerref  işine devam ederken, Pazarköy’e bir kaymakam yardımcısı atanır. Esas görev yeri Yenice İlçesi olmasına rağmen geçici bir görevle buraya gelmiştir. Yavuz bey,  uzun boylu, yakışıklı, her zaman çok şık giyenen  hoş sobet bir kişiydi. Bu küçük yerleşim yerin de Müşerref  ile karşılaştı ve onu  görür görmez çok etkilendi.  Müşerref, Yavuz Bey’in ona olan ilgisini fark etmesine rağmen ona karşı çok çekingen duruyordu.   Görev yaptığı sağlık ocağında çalışanları ise durumu fark etmişler, sürekli olarak Yavuz Beyi övüp onunla kuracağı bir yaşamda çok mutlu olacağını söylüyor ve bir fırsat vermesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı.  Sonunda kararını verdi ve Yavuz Bey’le görüşmeyi kabul etti. Kısa bir süre sonra da mütevazi bir törenle evlendiler. Mecburi hizmetinin bitmesine yakın   Müşerref,  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesin de Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisasını kazandı. Artık buradan ayrılma vaktiydi. Eş durumu dikkate alınarak Yavuz Bey’de görev yerini  İzmir’e aldırdı.’
Selim ‘Biraz ara verelim’ diye öneride bulundu. ‘ Konuyu  toparlamak için bu aralar şart. Dışarıya bakmaya ne dersin?’
Rüzgar durmuştu.  Esen rüzgar sisi dağıtmış, sessiz  ve bol yıldızlı bir gece oluşturmuştu.   
‘Buraya küçük bir teleskop alsan gayet  iyi  gözlem yaparsın’ dedim.
Selim gökteki yıldızlara bakarak, ‘Düşündüm ama zor iş. O konuda eğitimli olmak gerek, yoksa sadece  dolunay zamanı Ay’dan başka bir hiç bir şeyden  anlamazsın.’
Hava nın soğukluğunu hissediyor aynı zaman da bu kusursuz cinayeti nasıl olacağını merak ediyordum.
‘Bir kahveni daha içerim.’ dedim.
‘İlk önce şömineyi biraz eşeliyelim sonra kahveni hazırlarım’ diye yanıtladı. Şömine deki ateş canlanınca kahvem  tam kıvamında ısındı. Selim bardağıma dökerken yarattığı hikayeye devam etti.
‘Dr. Müşerref  Hanımın mesleğe ilk başladığı zamanlardan beri  vaz geçemediği  para kazanma düşüncesi  ve  bu kavramla bütünleşmiş yaşam şekli  yaşı ilerlediği zamanlarda da hiç değişmemişti.  Eşi ise tam aksi mütevazi sakin, hırslı olmayan,  sessiz  birisiydi. Uyuşmayan yaşam düşünceleri onları daima mutsuz edip, monoton bir yaşantıyı paylaşmak  zorunda bırakmıştı. Yavuz Bey   emekli olunca,  tüm zamanını  kitap ve gazete okuyup, televizyon seyrederek geçirmeye başlar. Sağlığı da pek yerinde değildir. Uzun süreden beri devam eden şeker hastalığı son günlerde artmış ve  insülin  kullanmasını   zorunlu  haline getirmişti.
Sabahları evde genellikle kahvaltı yapılmazdı. Müşerref   erkenden işine gider, Yavuz bey ise   sabah erken saatlerde kalkar, kahvaltısında  sadece  şekersiz bir kahve içerdi. O sabah ta öyle yaptı. Gazetesine  göz atarken  kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin tadı bu sabah iyi değil diye düşündü. Kahveyi bırakıp Salona doğru yavaş adımlarla yürüdü. Her sabah yaptığının aksine bu sefer televizyonu açmadan, koltuğuna oturdu. Yoğun olarak düşünme ihtiyacı hissediyordu. Evlerindeki durgun ve de gergin yaşantıdan artık iyicene sıkılmıştı. Müşerref’i eskiden ne kadar güzeldi, diye düşündü bir an. Sarı saçları mavi boncuk gibi olan gözleri, beyaz teni.. Şimdi öylemi? Sadece para kazanma hırsı olan ve kazandığı parayı biriktirmekten başka ideali  olmayan donuk bakışlı soluk görünümlü birisi oldu dedi kendi kendine.
Büfenin üzerindeki  renksiz ve soluk bir fotoğrafı gördü. Yıllar önce   evlendikleri gün çekilen nadir fotoğraflardan birisiydi. Gözü o fotoğrafa takıldı. Hey gidi yıllar dedi.. Zaman ne kadar çabuk  geçti. O zamanlarda  mutlu olduğumu düşünüyordum.  Sonra .. Asla… Bu kadın beni hep üzdü, kırdı. Şimdi düşünüyorum da  evlenmeseydim daha rahat bir yaşantım  olacaktı.  Artık birlikteliğimiz  bir komediye dönüştü. Yaşam geçerken,  hiç bir şey yaptığımız yok.  Ne gezme  ne de  bir yere gitmek.   Ağzından  çıkan az miktarda kelimeyi de sadece   beni eleştirmek için kullanıyor.  Bunlardan çok sıkıldım. Bakışlarını sabit bir noktaya diktikten sonra farkında olmadan düşüncelerini ağzından çıkan kelimelere dönüştürdü. ‘Senden nefret  ediyorum ... Senden nefret ediyorum…Ne halin varsa gör…Canın ne  isterse yap..Yeter artık….Böyle hayat mı olur.?   Yahu. .bir yaşam geçti sana yaranamadım.  Sinirlenmişti, nefesi sıklaştı. Yaşantımda artık onun olmasını istemiyorum.  Ondan kurtulmalıyım. Kendime ait evim, emekli maaşım var. Ne yapacağım  onu.  Ayrılmak  için  bu evi de istiyor. Bu apartman dairesi benim tek evim,  bunu da ona verirsem ben nerede kalacağım. Düşündükçe nefesi gittikçe hızlanıyordu.  Sinirden elleri titremeye başladı. Ondan  sonsuza dek kurtulmalıyım diye düşündü.  Mutlaka yapmalıyım .. Nasıl olacak?  Mutlaka  hiç kimsenin şüphelenmeyeceği  kadar kusursuz ve eksiksiz olmalı. Bunu uygulamalıyım.  Ama nasıl?  Aklı karışıktı.. Karar verdim mi ? diye sordu kendi kendine. Evet  dedi. Kesin karar verdim. Mutlaka kurtulacağım. O anda aklına değişik planlar geliyordu. Keyiflendi. Tekrar mutfağa gitti. Yeni bir kahve yaptı.  Mutfakta ayak üstü kahvesini  içerken gözü evin balkonuna takıldı. Balkondan aşağı itsem ?  Olmaz dedi.  Gören olabilir.  Bağırabilir. Direnç gösterebilir.  Başka bir sonuç yolu bulmalıyım.  Ne olabilir?  Yemeğine veya içeceğine zehir karıştırmak nasıl olur ?  Polisiye romanlardaki gibi arsenik türü bir zehir.  Ama  bunu nereden bulacağım.  Hadi buldum diyelim, satıcı benim aldığımı görecek.  Bu da olmaz. Daha etkili bir çözüm bulmalıyım. Kimsenin anlamayacağı bir zehir olmalı. Yavaş yavaş etkisini gösteren türden. Buna benzer bir yazı okumuştu sanki.  Düşündü.  Bu konu da araştırma yapmaya karar verdi. Gerekirse yurt dışına gider oradan alırım, hiç kimsede bundan şüphelenmez. Sonuç  tam istediğim gibi olur, sessiz ve etkili.’
Heyecanım  artmıştı. ‘Çok güzel anlatıyorsun .Çok merak ettim. Bakalım sonu nasıl olacak?’
Selim aynı ses tonuyla anlatmaya devam etti.
‘Müşerref’te o sabah muayenesin de evliliğini ile hesaplaşıyordu. Onun da eşiyle ilgili  düşünceleri oldukça katıydı. Ne kadar bencil bir adam , bütün gün evde oturuyor.  Kaç yıllık evliyiz. Bana hiçbir zaman bir hediye  dahi almadı. Ömür boyu bir kuruş para biriktirmedi. Tüm kazandığı parayı kıyafetlerine, kokularına harcadı durdu. Ne yapacağım bu adamı? Başıma  kaldı. İşi gücü oturmak ve gazete okumak. Durmadan aynı sözleri duyuyorum ondan. Cimri kadın.. Cimri kadın..bıktım  bunları  duymaktan. Aslında başta  hiç istekli değildim.  Keşke hiç evlenmeseydim. Herkes çok iyi adam diyordu. Neresi iyi?  Bir işe yaramayan asalağın teki aslında . Bu adamdan çok sıkıldım. Ondan mutlaka kurtulmalıyım. Evde  oturup duruyor. Yarın öbür gün hastalansa felç veya kalp hastalığı  olsa ömür boyu ilgilenmem gerekecek. Ben bakmasam bile  bir bakıcı beklide bir hemşire tutmak gerek. Kim uğraşacak bu işlerle. Emekli olmuş olsan da bir iş bul çalış diye her zaman söyledim. İki kuruş bir yerde para biriktir. Yarın, öbür gün lazım olur.  Zor durumda kalınca gerekir. Yeter artık….Ondan sessiz bir şekilde kurtulmalıyım.. Kimse anlamadan ve  iz bırakmadan. Ben hastalansam bu adam bana bakar mı? Hayır..Tam aksi benim yıllarca biriktirdiğim paraları da bir güzel yer. Bunu düşünmek hoşuna gitmiş olmalı ki  yüksek sayılacak bir ses tonuyla  kendi kendine güldü. Sesi biraz fazla çıkmış olmalı ki bir anda kendisini topladı. Etrafına tekrar baktı. Yardımcısı duymamıştı. Kocasından yaşam boyu kurtulma konusunda  çok kararlı gözüküyordu. Şakağındaki damarı adeta dışarıdan belli olacak bir şeklide hızlı hızlı atıyor, kafasındaki düşünceler birbirine karışıyordu. Nefret hissini  düşüncesinin en derinliklerinde  bile hissediyordu.  Bundan dönüşüm yok.  Zavallı budala dedi kendi kendisine bu adamda ne buldun? Ama nereden bilecektim ki  böyle uyuşuk birisi olacağını ?  Düşünürken aynı zamanda oda içerisinde daireler çizerek yürümeye  devam ediyordu. Sinirlendiği zamanlarda sakinleşmek için hep böyle yapardı. Kalp atışları yavaşlamaya başlarken artık eve gitme  zamanı,  Bakalım bu gece nasıl geçecek ? diye düşündü.’
Selim biraz daha ara vermek ihtiyacını hissetmiş olacak ki ‘ Ben de bir kahve içsem mi acaba?’ diye sordu.
‘Bu sefer  kahveler benden’ diyerek hemen ayağa kalktım. Bakır cevzeyi ağzına kadar su ile doldurup, bol miktarda kahveyi de içine ilave ettikten sonra Selim’in yaptığı gibi, şöminenin geçmeye başlayan ateşinde beklettikten sonra bardaklarımıza döktüm.  Sabaha az bir vakit kalmıştı. Bu saatten sonra uyumayı artık düşünmüyorduk. Ondan bende bir kahve daha  içeyim diye düşündüm.
Selim kahveyi içmeden önce  hikayesine devam  etti.
‘Müşerref   evine  geldiğinde  Yavuz Bey salonda tek başına , televizyon seyrediyordu.  Son zamanlarda birbirleriyle konuşmayı kestikleri için selamlaşma ihtiyacını bile hissetmediler.  Müşerref  her zaman yaptığı gibi kendi odasına çekilerek ertesi gün giyeceği elbiseleri ütüleyip onları  dolabına  yerleştirdi. Bu arada  pastaneden aldığı iki ufak parça böreği  yiyerek akşam yemeği problemini çözü. Kocasıyla uzun  bir süreden beri ortak  yatağı paylaşmadıkları gibi aynı odayı da kullanmıyorlardı. O gece işlerini bitirince  her gece olduğu  gibi  erkenden  uykuya daldı.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde  kapının önünde duyduğu bir tıkırtı ile uyandı. Kim o ? diye seslendi. Yavuz’un zayıf sesi duyuldu. 
Uyuyor musun?
 Neden sordun?
 Ne var?
Yavuz yine aynı kısık ses tonuyla yanıt verdi.
 Başımda çok fazla ağrı var. Birkaç tane  ilaç içtim iyi gelmedi. Bu ağrıyı yıllar öncesinden bilirim. Bunu kesecek tek şey iğne. Ağrı kesici bir iğne yapar mısın?
Müşerref   sert bir ses tonuyla yanıtladı. Ben hemşire miyim? Nere de yaptıracaksan yaptır. Sesi karanlığın içerisinde bir çığlık kadar keskin çıkmıştı.
 Lütfen dedi. Çok acı çekiyorum. Gündüz olsaydı söylemezdim ama bu saatte iğne yaptırmak için kimi bulacağım.
 Müşerref   sinirli bir şekilde yataktan kalkarken tamam dedi, anlaşıldı gecenin bir vakti iğnecilik yapacağız. Beyefendinin başı ağrıyormuş. Ağrır ağrır geçer. İğnede geçirmezse ne yapacaksın?  Vur  başını duvarlara o zaman.
Söylene söylene evdeki ilaçların bulunduğu mutfak dolabına  doğru yürüdü.  Enjektörü ambalajından çıkarttı. Ağrı kesici ampulun  ucunu kırdı. Tam enjektöre çekmek üzereyken aklına müthiş bir fikir geldi. Bu ağrı kesici yerine  insülin yapayım diye düşündü. İnsülin kan şekerini hızla düşüreceğinden kısa bir süre sonra şeker azlığından ölüm oluşur.  Kim anlardı bunu?  Hiç kimse.  Anlaşılması neredeyse imkansızdı. Bu düşünce adeta kanının donmasına neden oldu. Böyle bir fırsat eline bir daha geçmeyeceğini biliyordu. Bir an da kararını verdi. Ağrı kesiciyi bir kenara bırakıp, enjektörün içini insülinle doldurdu. Sinirleri oldukça gerilmiş olmasına rağmen  kendisinden emindi. Vaz geçmeyi düşünmedi. Yüzüne mümkün  olduğu kadar yumuşak bir ifade takınarak  salonda uzanmakta olan Yavuzun yanına giderek iğnenin tamamını   enjekte etti.  Çok geçmedi üç, dört  dakika sonra kan şekerinin  düşmesiyle, Yavuz terlemeye başlar. Ter damlacıklar şeklinde alnından yere düşerken  yerinden kalkmaya çalıştı. Kalkamadı. Koltuğun üzerine yığılır gibi düştü. Kolunu dahi kaldıramıyordu. Müşerref   ona aldırmadı. Kullandığı iğne ve enjektörleri bir torbaya doldurdu. Yavaşça giyindi. Evden çıkmak üzereyken Yavuza baktı. Hiç kıpırdamadan yatıyordu. Beklediği sonuç   gerçekleşmişti.  Evde artık duramam, hastaneye gideyim  diye düşünüp,  hızla evden çıktı. Enjektörlerin bulunduğu torbayı çöpe attıktan sonra  tek başına  karanlığın içerisinde kayboldu……’
Soğumuş olan kahvesinden bir yudum alan Selim, artık hikayenin  sonuna gelmişti.
‘Ertesi gün sabahleyin erken saatte eve gelen Müşerref, Yavuz’un koltuğun üzerinde hiç kıpırdamadan yattığını görünce , tüm komşuların duyması için keskin bir çığlık attı. Arkasından şiddetli bir ağlama sesi ile ölümü tüm komşularına duyurdu.  Koşup gelenler, bir şey yapmaya çalışanlar, karmaşık bir kalabalık oluşturdular.  Suni   hıçkırıklar içerinde olan Müşerref her zaman kalp doktoruna götüreyim diye dilimde tüy bitti. Hiç gitmek istemedi. Dün ben bir doğum için hastaneye gitmiştim. Her halde bir kalp krizi geçirdi. Ah keşke evde olsaydım. Ama nereden bilecem ki ? Hazırladığı bu senaryoyu  gelenlere anlattıktan sonra, ağlama krizlerini  tekrarladı. Tüm tanıdıkları ona  çok acımışlardı. Yazık bunca yıllık hayat arkadaşını kaybetti. Şimdi ne yapacak?  diye endişelerini dile getirip ona acıyan gözlerle bakıyorlardı. Yavuz Beyi, Müşerref’in  öldürdüğü ise hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu. ’
Selim derin bir nefes aldı ‘'Hikaye bu kadar dostum. Ne dersin?  Kusursuz cinayet  bazen mümkün değil mi?'’
‘'Bravo dostum, müthiş bir hikaye oldu. Fikrimi değiştirmek zorundayım. Bundan sonraki görüşüm, bazı cinayetler kusursuz olabilir.'’
Hikayeye kendimizi o kadar kaptırmış olmalıyız ki, sabahın olduğunu bile fark etmemiştik. Günün ilk ışıkları Selim’in mütevazi evinin içini doldururken '‘Gitme vakti’' dedim.
Selim '‘Neden acele ediyorsun ki? En azından bir kahvaltı etseydik.'’
‘' Bende daha uzun bir süre kalmak isterdim. Ama  bu gün apartmanda asansör tamiratı dolayısıyla ustalar gelecek. Biliyorsun apartman yöneticiliğine de bakıyorum. O nedenle gitmeliyim’' dedim.
Israr edecek bir durum kalmamıştı. Birlikte dışarıya çıktık. Enfes bir hava vardı. Günün erken saatlerinde doğanın şahane  görüntüsünü izlerken dışarının temiz havasını da bol bol içime çektim.   Biblo ile Jumbo’da hafif bir ses çıkartarak bana güle güle dediler. Onlarada elimle selam vererek arabama doğru yürüdüm.
Arabaya bindikten sonra Selim arkamdan alaylı bir sesle seslendi
‘'Bu sefer kitap almayacak mısın?'’
‘'Sen on, on beş kitap ayır ben onları almaya gelirim’' diye yanıtlayıp, hızlı bir kalkışla  arabamı patika yoluna  doğru yönlendirdim.  Bir iki kitabını istediğim de  yüzü asılan Selim, on on beş kitabını aldığımda ne yapar acaba? Her halde içi cız eder  diye düşünürken, yüzümde hafif bir tebessüm oluşmuştu.
Çamurlu patika yolda ilerlerken, güzel bir geceydi  diye düşündüm. Selim uzun ve  keyifli bir konuşmasıyla  gecenin yıldızıydı. Ara yoldan otobana çıkmak üzereyken Selim’in eşi aklıma geldi. Kendi halinde sessiz bir kişiydi. Fakat  anlaşamadıklarını biliyordum. Selim bir gün ‘Bu kadını artık çekemiyorum’ diyerek bana sitem etmişti. Onun karısı Elif’te şeker hastasıydı ve uzun süreden beri insülin tedavisi görüyordu.
O anda aklıma gelen düşüncemden birden ürperdim. Selim yoksa ? Kendi hikayesini mi anlattı? …….
Arabamı yolun kenarına çektim. Ellerim titriyordu. Nefesimin daraldığını hissettim. Arabadan  dışarı çıktım. Temiz havaya ihtiyacım vardı.  
Hızla düşünmeye ve olayları birleştirmeye başladım. Düşündükçe kesinlikle kendi hikayesini anlattığına emin olmaya başladım.  Bu olayı gerçekleştirdikten sonra doktorluğu bıraktı. Dolayısıyla ona bu bilgiyi sağlayan mesleğinden uzaklaştı. Daha sonra kendisini yargıladı. Davanın hem hakimi  hem de savunma avukatı oldu. Kendisine   hak verdiği konular mutlaka vardı. Ama bunların neler olduğunu ve neden bu kararı verdiğini bilmiyorum. Adil bir kişiydi.  Kendisini yargılayıp ömür boyu  hapse mahkum etti. Gözden uzak yaptırdığı bu kulübesi onun   hapishanesiydi.  Evet bence kendisini bu eve hapsetmişti. Tıpkı hapishanede ki gibi belirli saatlerde dışarı çıkıyor, diğer zamanlarını tamamen evinde yani hapishanesinde geçiriyordu. Tüm ihtiyaçları yakın köyle bulunan bir kişi tarafından hafta da bir gün getiriliyor, onun haricinde en yakınındaki köye dahi gitmiyordu. Puzzle lar birleşince korkunç bir gerçekle karşılaştım. ‘Aman Allah’ım’ dedim. Her şey ortada nasıl oldu da bunu hemen düşünemedim?’
Hemen arabama dönüp, hızlı bir şekilde geldiğim yöne yani Selim’in evine doğru yöneldim. Mümkün olduğu kadar hızlı gitmeye çalışırken  umarım düşündüğüm gibi olmaz diye  düşünüyordum. Panik halindeydim. Yol çamurlu olduğundan  tekerlekler bazı yerlerde patinaj yapmaya başladı. Hızımı kesmedim. Arabanın yalpalamasına aldırmadan eve yaklaşırken  köpeklerinin ulur gibi havlamaları  bir felaketin habercisi gibiydi. Arabadan inince koşar adımlarla eve yaklaştım. Kapı açıktı.  Heyecanla içeriye girdim. Maalesef korktuğum başıma gelmişti. Selim masanın üzerine eğilmişti. Elinde tabancası ve başından önündeki masayı doldurduktan sonra  akan kanları yerde ufak bir göl oluşturmuştu.  Yetişemedim dedim...Yetişemedim. Belki daha erken fark etseydim  onu bu fikrinden vaz geçirebilirdim.
 Masanın yanında  kısa bir mektup vardı.
‘Aziz Dostum,  Beni ilk bulanın sen olacağını biliyorum. Onun için bu kısa yazıtı sana yazmak istedim. Şunu bilmeni isterim ki  ben yaptıklarım için üzülmedim.. Sonuçta her şey  istediğim gibi oldu. Bu yaşamdan ayrılırken  içim rahat. Senin de için rahat olsun.  Bu arada   2318 adet kitabımı  benden bir anı olarak sana  bırakıyorum. Lütfen gitmeden o kitapları al. Birde Jumbo ve Biblo’yu çok iyi bir hayvan barınağına bırakacağına ve ara sıra uğrarıp onlara bakacağına eminim.  Evim ise böylece kalsın. Ava çıkanlar veya gezginlerin kış günlerinde bir barınağı olur. Hoşça kal dostum. Benim için üzülme…
Selim’in veda mektubunu birkaç defa okudum. Gözümden akan yaşları engeleyemezken,  ‘Hoşça kal dostum’ dedim.  ‘Her şeye rağmen yine de  dürüst bir insandın. …’






 ''
Selim derin bir nefes aldı ‘'Hikaye bu kadar dostum. Ne dersin?  Kusursuz cinayet  bazen mümkün değil mi?'’
‘'Bravo dostum, müthiş bir hikaye oldu. Fikrimi değiştirmek zorundayım. Bundan sonraki görüşüm, bazı cinayetler kusursuz olabilir.'’
Hikayeye kendimizi o kadar kaptırmış olmalıyız ki, sabahın olduğunu bile fark etmemiştik. Günün ilk ışıkları Selim’in mütevazi evinin içini doldururken ‘'Gitme vakti’' dedim.
Selim ‘'Neden acele ediyorsun ki? En azından bir kahvaltı etseydik.'’
‘' Bende daha uzun bir süre kalmak isterdim. Ama  bu gün apartmanda asansör tamiratı dolayısıyla ustalar gelecek. Biliyorsun apartman yöneticiliğine de bakıyorum. O nedenle gitmeliyim’' dedim.
Israr edecek bir durum kalmamıştı. Birlikte dışarıya çıktık. Enfes bir hava vardı. Günün erken saatlerinde doğanın şahane  görüntüsünü izlerken dışarının temiz havasını da bol bol içime çektim.   Biblo ile Jumbo’da hafif bir ses çıkartarak bana güle güle dediler. Onlara da elimle selam vererek arabama doğru yürüdüm.
Arabaya bindikten sonra Selim arkamdan alaylı bir sesle seslendi
‘Bu sefer kitap almayacak mısın?’
‘Sen on, on beş kitap ayır ben onları almaya gelirim’ diye yanıtlayıp, hızlı bir kalkışla  arabamı patika yoluna  doğru yönlendirdim.  Bir iki kitabını istediğim de  yüzü asılan Selim, on on beş kitabını aldığımda ne yapar acaba? Her halde içi cız eder  diye düşünürken, yüzümde hafif bir tebessüm oluşmuştu.
Çamurlu patika yolda ilerlerken, güzel bir geceydi  diye düşündüm. Selim uzun ve  keyifli bir konuşmasıyla  gecenin yıldızıydı. Ara yoldan otobana çıkmak üzereyken Selim’in eşi aklıma geldi. Kendi halinde sessiz bir kişiydi. Fakat  anlaşamadıklarını biliyordum. Selim bir gün ‘Bu kadını artık çekemiyorum’ diyerek bana sitem etmişti. Onun karısı Elif’te şeker hastasıydı ve uzun süreden beri insülin tedavisi görüyordu.
O anda aklıma gelen düşüncemden birden ürperdim. Selim yoksa ? Kendi hikayesini mi anlattı? …….
Arabamı yolun kenarına çektim. Ellerim titriyordu. Nefesimin daraldığını hissettim. Arabadan  dışarı çıktım. Temiz havaya ihtiyacım vardı.  
Hızla düşünmeye ve olayları birleştirmeye başladım. Düşündükçe kesinlikle kendi hikayesini anlattığına emin olmaya başladım.  Bu olayı gerçekleştirdikten sonra doktorluğu bıraktı. Dolayısıyla ona bu bilgiyi sağlayan mesleğinden uzaklaştı. Daha sonra kendisini yargıladı. Davanın hem hakimi  hem de savunma avukatı oldu. Kendisine   hak verdiği konular mutlaka vardı. Ama bunların neler olduğunu ve neden bu kararı verdiğini bilmiyorum. Adil bir kişiydi.  Kendisini yargılayıp ömür boyu  hapse mahkum etti. Gözden uzak yaptırdığı bu kulübesi onun   hapishanesiydi.  Evet bence kendisini bu eve hapsetmişti. Tıpkı hapishanede ki gibi belirli saatlerde dışarı çıkıyor, diğer zamanlarını tamamen evinde yani hapishanesinde geçiriyordu. Tüm ihtiyaçları yakın köyle bulunan bir kişi tarafından hafta da bir gün getiriliyor, onun haricinde en yakınındaki köye dahi gitmiyordu. Puzzle lar birleşince korkunç bir gerçekle karşılaştım. ‘Aman Allah’ım’ dedim. Her şey ortada nasıl oldu da bunu hemen düşünemedim?’
Hemen arabama dönüp, hızlı bir şekilde geldiğim yöne yani Selim’in evine doğru yöneldim. Mümkün olduğu kadar hızlı gitmeye çalışırken  umarım düşündüğüm gibi olmaz diye  düşünüyordum. Panik halindeydim. Yol çamurlu olduğundan  tekerlekler bazı yerlerde patinaj yapmaya başladı. Hızımı kesmedim. Arabanın yalpalamasına aldırmadan eve yaklaşırken  köpeklerinin ulur gibi havlamaları  bir felaketin habercisi gibiydi. Arabadan inince koşar adımlarla eve yaklaştım. Kapı açıktı.  Heyecanla içeriye girdim. Maalesef korktuğum başıma gelmişti. Selim masanın üzerine eğilmişti. Elinde tabancası ve başından önündeki masayı doldurduktan sonra  akan kanları yerde ufak bir göl oluşturmuştu.  Yetişemedim dedim...Yetişemedim. Belki daha erken fark etseydim  onu bu fikrinden vaz geçirebilirdim.
 Masanın yanında  kısa bir mektup vardı.
‘Aziz Dostum,  Beni ilk bulanın sen olacağını biliyorum. Onun için bu kısa yazıtı sana yazmak istedim. Şunu bilmeni isterim ki  ben yaptıklarım için üzülmedim.. Sonuçta her şey  istediğim gibi oldu. Bu yaşamdan ayrılırken  içim rahat. Senin de için rahat olsun.  Bu arada   2318 adet kitabımı  benden bir anı olarak sana  bırakıyorum. Lütfen gitmeden o kitapları al. Birde Jumbo ve Biblo’yu çok iyi bir hayvan barınağına bırakacağına ve ara sıra uğrarıp onlara bakacağına eminim.  Evim ise böylece kalsın. Ava çıkanlar veya gezginlerin kış günlerinde bir barınağı olur. Hoşça kal dostum. Benim için üzülme…
Selim’in veda mektubunu birkaç defa okudum. Gözümden akan yaşları engeleyemezken, '‘Hoşça kal dostum’' dedim.  '‘Her şeye rağmen yine de  dürüst bir insandın. …’'