Canımın sıkıldığı
günlerdi…Eşimle aramız yaklaşık bir aydan beri iyi değildi. Ufak ufak
sorunların birikip bir volkana dönüştüğü günlerde, hakaretlerin başladığı bir
gece kapıyı vurup çıkmıştım. Sorun benim için önemliydi. Eşim aynı düşünmüyordu.
Ona göre benim fedakarlık yapmam ve oluşan bu durumu tamamen kabul etmem
gerektiği fikrindeydi. Bana göre de asıl sorun biriktirilmiş olan bir takım olumsuz
düşüncelerdi. Ben kendi açımdan haklıydım. Ona sorarsanız oda kendi açısından
haklıydı. İki tarafta haklı ise oluşan bu soğukluğun adı haliyle anlaşmazlık
oluyor. Kapıdan çıkarken sinirliydim. Bir daha dönmem artık bu eve diye
düşünüyordum…Nereye gideceğimi bile bilmeden gecenin on birinde uzaklaştım
ondan.
Aradan saatler, günler, hatta haftalar geçti..Eşimi
özlemeye başladığımı itiraf etmeliyim. Ondaki acayip inat, kendine olan aşırı
güven, sanırım beni aramasını önledi. Bir iki zayif mesaj hep haklı olduğunu
ima eder tarzdaydı. Hep o haklıydı. Ben haksız. Hep ben onun istediği gibi
olacaktım. O ise olduğu gibi..
Özal hayatımın olumsuzlukları iş hayatıma da
yansımıştı. Zaten aksi de düşünülemezdi. Hep dalgın, hep sıkıntıydım.
Konsantrasyon sıkıntısı çekiyor, iş ortamında vakit geçiremiyordum. İşten
çıkınca da canımın sıkıntısı devam ediyordu. Akşam olunca sabah olmasını, sabah
olunca da akşam olmasını istiyordum..
İşte böyle vaktin
zor geçtiği sıkıcı bir günün akşamın da işten çıktıktan sonra geçici olarak
kaldığım o küçücük daireye dönmek istemedim. İzmir’de hava kararmak üzereydi.
Akşam vakti sokaklar kalabalıklaşmaya başlamış, yoğun cuma gününün bitişinde herkes evine ulaşmak
için telaş içerisindeydi. Alsancak’tan kafamdaki düşüncelerle birlikte ara
sokaklardan Basmane’ye doğru yürümeye
başladım. Aslında nereye gittiğimi bile bilmiyordum. Hafif hafif yağmaya başlayan yağmur altında öylesine yürüyordum. Basmane Garının önündeki kalabalığın arasından geçip, Tilkilik
istikametine yöneldim. Bir şeyler
içeyim, bu civarlarda mutlaka uygun bir yer vardır diye düşünürken, dükkanların
arasında kalmış ve çoğu kimsenin gözünden kaçma olasılığı yüksek olan o minicik
dükkan ve kapısındaki ufacık yazı dikkatimi çekti. ‘Dar Kapı Meyhanesi’
isminden sonra kapısına baktım. Hakikaten dar bir kapısı vardı. İsmini bundan
mı alıyordu? İsmini bir kenara bırakıp
içeri girdim. Hepsi metal ayaklı olan
beş kadar masanın olduğu, floresan lambalarla aydınlatılmaya çalışılmış ufak
bir mekandı. Çok rahat olmayan
sandalyelerinin bazılarının üst kısmı pas tutmuştu. Giriş kapısının hemen
önünde yere serilen bir iki gazete yağmur zamanlarında paspas görevi görüyordu.
Ufak dükkanın sol tarafında mezelerin konulduğu eski bir camlı buzdolabı vardı.
Daha doğrusu iki sıra rafı bulunan bu
eski buz dolabının üst katı mezelere ayrılmasına rağmen alt katı tamamen soğan,
domates, çeşitli meyvalar ile birlikte üstleri kapalı birçok plastik kabın adeta sıkıştırıldığı bir ardiye
deposu gibiydi. Dükkanda hiç müşteri yoktu. Ben içeri girince buzdolabının
arkasındaki kişi, buzdolabının ışığını yakarak sanırım dolaptaki mezeleri bana
göstermek istedi. Ama daha sonra da kapatmadı. Demek ki onun için de ilk
müşterinin içeri girmesiyle gece başlamıştı. Buzdolabına doğru yürümektense sağ
tarafta bulunan diğerlerine göre nispeten daha küçük olan bir masaya oturdum.
Masanın üzerinde örtü yoktu. Sağ tarafında ki az miktarda peçetenin yer aldığı bir peçetelik
ile tuzluk ve biberlik masanın
dekorasyonunu tamamlıyordu. Masaya oturunca buz dolabının arkasında duran ve bu
mekanın sahibi, garsonu ve aynı zamanda aşçısı olduğunu düşündüğüm oldukça uzun
boylu ve kilolu bir şahıs bana doğru geldi. Önüne bağladığı ve tüm göbeğini
örten beyaz önlük uzun süre yıkanmadığından olacak oldukça kirli ve lekeliydi. '‘Buzdolabındaki
mezelere bakmak ister misin?’' diye sordu. Bende ''Gerek yok sen tazelerinden
bir iki tane getir.'’ diye yanıtladım. ‘'Sıcak bir şey düşünür müsün? sakatatlar,
köfte, sucuklu, kaşarlı köftem var.'’ Pek iştahım yoktu ama böyle sorunca
‘'Kaşarlı köfte olsun ama getirmek için acele etme.'’ Arkasından beklenen soru geldi. ‘'Ne içersin.?’
‘Rakı alayım, yirmilik olanlardan.'’ '‘Yirmilik
bizde bulunmaz.'’ yanıtı oldukça sertti. Bunun üzerine bende ''Otuz beşlik olsun o
zaman'' dedim. Hiç yanıt vermeden yanımdan ayrıldı. Biraz sonra fasulye pilaki,
salata ve yoğurtlu patlıcandan oluşan mezelerimi ve tabi ki rakımı getirdi. Bardaklar
beklediğimden daha temizdi. Günün
sıkıntılarını atmak için İlk rakımı biraz sert hazırladım. Sert rakının
sıcaklığı mideme doğru giderken dikkatimin dağılması biraz sıkıntılarımı
azalttı sanki..''Peynir ister misin?'’
diye seslenince. ‘'Olur bir dilim alayım.'’
Peynirde rakının yanında iyi gider doğrusu. Getirdiği peynir fena görünmüyordu. Ufak bir parça peyniri ikinci yudum rakıyla birlikte tattım.
Sert ve tuzlu, tam meyhane peyniriydi.
Üçüncü kez bardağıma
rakımı döktüm. İyi ki otuz beşlik söylemişim, yoksa yetmeyecekti diye düşünürken
kapı gürültü bir biçimde açılarak iki
yeni müşteri dükkana girdi. Girerken konuşmalarına yüksek sesle devam
ettiklerinden biraz rahatsızlık vericiydiler. Yan masalardan birisine oturup,
şişman aşçıya seslendiler '‘Usta masayı donat.'’ Aşçı hiç sesini çıkartmadan
başıyla tamam işareti yaptıktan sonra oda bu yüksek sesli konuşmadan rahatsız
olmuş olacak ki müzik açma ihtiyacını hissetti. İlk parçayı Zeki Müren
söylüyordu. ‘Daha benden ayrılmadan başka sevgili buldun.’ Şarkının sözleri
içtiğim rakı ile karışınca beni bu yönde bir düşünceye yöneltti. ‘Acaba başka
birini mi buldu? Ondan dolayı mı bu sorunları bilerek çıkarttı.’diye düşünmeye
başladım. Tüm ortam adeta kaybolmuş sadece bu düşünce beynimi doldurmaya
başlamıştı. Daha önce bu yönden hiç düşünmemiştim.Olabilir mi?Olabilir. Neden
olmasın? Kim acaba ?...Çalıştığı şirket oldukça büyük. Epey çalışan var. Oradan
da olabilir..Başka yerden de..Düşüncelerim canımın sıkılmasına neden oldu.
Nereden aklıma getirdim ki bu olasılığı diye düşünürken bardağımdaki rakının
bitmiş olduğunu fark ettim. Bir duble daha doldurdum. Rakımın ilk yudumu içmek
üzereyken kapı yine gürültülü bir şekilde açıldı. Bu sefer üç kişi içeri girdi.
Aşçı, garson ve mekanın sahibi olan kişi hemen yanlarına giderek boynunda
bulunan bezi eline alarak masalarını silmeye başladı. Mutlaka tanıdığı
kişilerdi. Zaten hiç sipariş vermeden masalarının üstü dolmaya başladı. Yeni
gelenlerden birisi sigara çıkartıp
diğerlerine uzatırken '‘Bizim kül tablasını unuttun galiba?'’ diyerek yüksek
sesle bağırdı. Bizim garson hemen yetmişlik rakıyla birlikte kül tablalarını
masaya getirdi. Sigara dumanı mekanı doldurken bu yeni gelenlerin kendi
aralarındaki konuşmalarından Zeki Müren’in sesi de duyulmamaya başladı.İçlerinden birisi yine
yüksek sesle ‘'Televizyonu açsana haberleri dinleyelim.'’ deyince isteği derhal yerine getirildi. Canım
sıkılmaya başlamıştı. Buraya haberleri dinlemeye değil kafamdaki düşünceleri
kendimle paylaşmaya gelmiştim. Gürültü, sigara dumanı ve ızgaradan çıkan koku
ufak dükkanı doldurmaya başlayınca kalkmak zamanı diye düşündüm. Rakının
kalanını bardağıma döküp üzerine su koymadan içmek istedim. Ama alışık
olmadığım bu durum bir yudumdan fazlasını içmeme engel oldu. Bende diğerleri
gibi sesimi yükselterek ‘Usta hesap alsana’ diye bağırdım. Sesim biraz fazla
çıkmış olacak ki içerideki herkes bana baktı. Ben onlardan oldukça rahatsız
olmuştum. Bu sefer de onlar rahatsız olsun diye düşünerek bakışlara hiç
aldırmadım. Aşçının '‘Köfteni getiriyordum’' demesine aldırmadan ‘'Başka sefer yerim
sen onu da hesaba ilave et'’ dedikten sonra bildirdiği yekünü ödeyip dışarı
çıktım. Yağmur ve soğuk şiddetini arttırmıştı. Gecenin erken saatleri olmasına
rağmen sokak boşalmıştı. Köşe başında
yağmur altında portakal satmaya çalışan arabalı seyyar satıcıdan başka hiç
kimse yoktu. Boş ve ıssız sokaktan İkiçeşmelik Caddesine doğru yürürken dağılan
düşüncelerim yine eşim üzerinde yoğunlaşmaya başladı. İçkinin verdiği cesaret mi
böyle düşünmeme sebep oluyordu, yoksa onu gerçekten özlemiş miydim? Karmaşık düşünceler
içerisinde belki de bilinçsizce telefonumu çıkartıp ismini tuşladım. Telefon
yaklaşık beş kere çaldıktan sonra açıldı. Soğuk ve kısık bir ses tonuyla ‘'Aloo'’
diye yanıtladı. Sesimi yükseltmeden '‘Merhaba,nasılsın?’' diye sordum. ‘'Nasıl
olacağım? İyiyim işte..Seni dinliyorum.'’ Çok soğuk bir konuşma tarzıydı bu.
Beklediğim gibi değildi. Buna aldırmadan konuşmama devam ettim. ‘'Seninle yarın
Çeşme daha doğrusu Şifne Termal Otele gidelim mi?'’ diye sordum. Bir anda
olmadık yerde gelen bu sorunun onu şaşkınlığa uğrattığını farkındayım ama
bundan beş dakika önce benim aklımda bile bu program yoktu. Hatta düşünmeden
söylediğimi itiraf etmeliyim. Daha önce birkaç kare Şifne Termal Otel’de kalmış
ve sıcak su havuzu ve otelin sakinliği çok hoşumuza gitmişti. Bilinç altım onun
da hoşuna giden bu eski programın yeniden hoşluk yaratacağını düşündüğümden
olsa gerek bir anda aklıma geldi. Uzun bir süre yanıt vermedi. Yağmur altında
durmuş heyecanla yanıtını bekliyordum.
Benden gelen bu öneriyi hiç beklemediğinden olsa ‘'İçki mi içtin?'’ diye sordu.
‘'Evet ama çok değil.’' diye yanıtladım. Gene bir sessizlik oldu. '‘Aramızdaki
problemleri konuşmadan böyle bir geziye gitmek doğru mu?’' Uff sıkılmıştım bu
tür sığ konuşmalarından. Yine onlardan birisiyle karşı karşıyaydım. Sinirlenmeden
yanıt verdim. '‘Konuşmak istersen böyle sakin bir ortamda konuşmak ikimiz içinde
iyi olmaz mı?’' gene suskunluk…Yağmur şiddetini iyicene arttırken bulunduğum
saçağın altını artık terk etme zamanımın geldiğini hissettirirken bir kere daha
sordum. ‘'Yanıtın nedir?'’ gene bekleme.. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum ama
ayakkabımın içerisine su dolmaya başladığı hissediyordum. ‘'Tamam gidelim.'’
Sonunda istediğim yanıtı almıştım. Fazla uzatmadan vede tatil günleri geç
uyanmayı sevdiğinden ‘'Yarın öğlene doğru
seni almaya gelirim.'’ Bu sefer düşünmeden hızlıca cevap verdi. ‘'Tamam
yarın sabah görüşürüz. İyi akşamlar.'’
2.BÖLÜM
Ertesi gün saat tam on
da evinin önündeydim. Bol miktarda nergis almayı da unutmadım. Adeta arabanın
içi nergis ile dolmuştu. Telefonunu çaldırıp kapattım. Eskiden beri aramızda
bir şifre olan bu iletişim, geldim
anlamını içeriyordu. Herhalde bunu
unutmamıştır diye düşünürken, arabaya doğru geldiğini gördüm. Hazırmış beni
bekliyormuş demek. Bu hoşuma gitti. Daha önce görmediğim kırmızı dar bir
pantolon siyah kazak ve kırmızı yağmurluyla hoş bir görüntüsü vardı. Koltuğunun
nergisle dolu olduğunu görünce çok hoşuna gitmiş olacak ki biraz da şımarık bir
ses tonuyla ‘Şimdi ben nereye oturacağım?’diye sordu. Çiçekleri arka koltuğa
doğru alırken ‘Senin için her zaman yer açarım’ derken, parfümünün kokusuyla
karışan çiçek kokusu hafiften başımın dönmesine yol açtı.
Ocak ayının son günleri
olmasına rağmen hava güneşli ve mevsim normallerine göre sıcaktı. Dün akşamki
yağmurdan eser kalmamıştı. Kahvaltı etmemiş olduğunu düşünerek, Güzelbahçe
yakınlarında sayıları her gün artan
kahvaltı salonlarının birinde mola verdik. Güzel bir kahvaltı sonrası
istikametimiz Çeşme’ydi. Havuz için erken miydi? Erken. Ne yapalım? O anda aklıma geldi. Arkeolojiye ve tarihi eserlere ilgisini bildiğimden hoşuna gideceğini
düşünerek bir öneride bulundum. Bir
arkadaşımın bir zaman Çeşme’de büyük bir alış veriş merkezinin arka tarafında
Rum yerleşimi zamanından kalma çok büyük bir ev olduğunu ve yerel halkın bu eve
Saray ismini verdiklerinden bahsetmişti. Önerim o eve bakmamız şeklindeydi.
Eşim tabi ki derhal kabul etti. Biraz
sorarak, biraz da dolaşarak aradığımız evi bulduk. Saray denilen evden
geriye hiçbir şey kalmamış. Günümüze ulaşan sadece iki adet büyük su sarnıcı. Kısmen belli olan bahçe duvarları oldukça geniş bir alanı
çevreliyor. Mutlaka saraymış ama bunlardan başka görülecek bir şey yok. ‘Bu
kadar aramamız bunları görmek için miydi?’ diyeceğini sanmama rağmen hiçbir şey
söylemedi. Benimde söyleyecek bir şeyim yoktu tabi ki..
Bundan sonra hiç
oyalanmadan Şifne’ye, bir gece
kalacağımız Termal Otel’e ulaştık. İlk işimiz otelin bahçesinin büyük bir bölümünü kaplayan sıcak su havuzuna girmek oldu. Havuz’da hiç kimse yok.
Yaz aylarında iğne atsan yere düşmez derler ya . O kadar dolu oluyor. Ama kışın
haliyle boş. Ben bu zamanlarını daha çok seviyorum. Hava soğuk, su sıcak. Çok
keyifli oluyor. Eşimin enfes vücudunu da seyretmeyi özlemişim. Belinin
kıvrımları ufak bir bikinin kapattığı göğüsleri beni
eskisine göre daha çok heyecanlandırdı. Onun için havuz faslını oldukça
uzattım. Vakit hızla geçerken, havanın
yavaş yavaş kararmaya başlamasına kadar
havuzda kaldık. Havuzun kenarında yaklaşık yirmi odalı lüks olmayan bir otelde
bulunuyor. Otel açık mıydı acaba? Yer ayırtmamıştım aslında. Kendi kendine
gelişen bir fikirdi. Bir sorayım. Açıkmış. Ama hiç müşteri yok. Sorun değil
diye düşünerek daha önceki kararımızı pekiştirdik. Gece buradayız.
Hava iyice kararana kadar odamızda dinlendik, tekrar
tekrar odamızdaki sıcak su banyosuna girdik. Kağıt oynadık. Fakat aramızdaki problemden hiç
bahsetmediğimiz gibi, özlem halinde de olsa
şahane vücudunun yarattığı erotizmin rüzgarına kapılmadım. Ondan eskiye göre daha çok tahrik olsam da sadece
izlemekle yetinip, düşüncelerimi akşam yemeğinden sonraya sakladım. Eşim de
bende oluşan heyecanı hissetmiş olacak ki,
hoşlandığım gibi aşırı makyaj yaptıktan sonra , kısa sayılabilecek
eteklerinden birisini giydi. Biçimli bacaklarını saran ince çoraplar ve üstüne
giydiği dar bluz ve kıyafetini tamamlayan ince topuklu ayakkabıları ile
çekiciliğini daha da arttırdı.
Gündüz’ün
parlaklığı siyahlıklara dönerken acayip
bir sessizlikte ortalığı kaplamıştı. ‘Sahildeki restoranlardan birisine gidelim’
dedim. Sahilde lüks olmayan üç dört tane balık restoranı var. Hepsi açık.
Kapılarının önündeki zayıf ışık isimlerinin görülmesine olanak sağlıyor. Bu
olsun diyerek bir tanesinin kapısından içeri girdik. Ortasında büyük bir kömür
sobasının yandığı tahta masalı küçük bir yer. Bizden başka iki veya üç masada
müşteriler var. Kapıdan girerken yaşlı garsonun ‘Balıklarımız günlük’ dediğini hatırlıyorum. Sahil kıyısında
olduğuna göre mutlaka öyledir diye düşündüm. Siparişlerimiz geliyor. İlk lokmalardan sonra
etrafa bakıyorum. İki masada ikişer kişi en arka masada ise tek başına oturan
bir kişi bu gecenin müşterileri. İki masa kadar ilerimizde oturan çiftin
hararetle bir şeyler konuştuklarını görüyorum. Sanırım tartıştıkları ciddi bir
konu var. Diğer masada oturan genç bayan ile yaşlı bey evli mi acaba? Ya arkada
tek başına oturan kişi neden tek gelmiş?
Balıklarımızın
tadına bakma zamanı. Balıklar güzel pişmiş. Rakıda güzel. Bir kadeh ..Bir kadeh
daha derken epey vakit geçti sanırım. Etrafa baktım sadece en arka masadaki
adam kalmış diğerleri gitmiş. Oda eşimi mi
izliyor? diye düşündüm. Ben bile eşime fark ettirmemeye çalışarak düzgün bacaklarını ve dar bluzunun gizlediği vücut
hatlarını izliyordum. Bu kadar senelik
karım olmasına rağmen bu gece ondan her zamankinden daha çok tahrik olduğumu
hissediyorum. Yabancı birisinin tahrik olması daha doğal gibi geliyor bana.
Bizi izliyor mu? Eşimin bana göre muhteşem görüntüsü onu da tahrik edebilir. Bilemediğim için düşünmekten vaz geçiyorum.
Kendi kendime gülümserken kıskandığımı düşünüyorum. Eşim '‘Ne oldu, kendi
kendine gülüyor musun?'’ diye soruyor.
‘'Güzel bir gece gülelim, eğlenelim'’ diyerek lafı değiştirmeye
çalışıyorum. Bu arada saatte gecenin on biri olmuş. Vakit ne kadar hızlı geçti. Kalkalım artık diye
düşündük. Üstelikte gün içerisinde bayağı yorulduk. Artık otele dönme
zamanı. Dışarıda hava buz gibi. İçeride
gürül gürül yanan sobanın sıcaklığından fark etmediğimiz soğuk hava dışarı
çıkınca hissediliyor. Restoranların zayıf ışıkları da sönmüş. Bir iki elektrik
direğinden yansıyan ışıkların
aydınlattığı yoldan otele doğru yürüyoruz. Tam o sırada tüm yerleşimin ışıkları
birden kesilince koyu siyah bir karanlık ortalığı kapladı. İlk anda hangi yöne
doğru gideceğimizi bilemiyoruz. Masanın
üzerindeki restoranın kibritini yanıma almam iyi olmuş. Onunla yolumuzu biraz
aydınlatıp otele doğru yürürken, yolumuzu kaybetmeyelim diye düşünüyoruz. Arkamızda bir ses duyar gibi
oldum. Restoranda tek başına oturan adam aklıma geldi. Yemek sırasında sürekli
bizi izliyor gibiydi. Arkamızdan mı geldi acaba? Niyeti nedir? Hızla bunları
düşünüyorum. Başımı birden arkama çevirdim. Kimse yok. Olsa da bu karanlıkta
görmek mümkün değil zaten.. Sesler kesildi. Etrafı dinliyorum. Hafif esen
rüzgarın çıkarttığı bir uğultudan başka ses yok. Zar zor oteli bulduk. Hemen
arabamıza binip uzaklaşalım diye düşünürken arabamızın anahtarlarının
resepsiyon da kaldığını fark ediyorum. Gündüz arabayı çekmek için almışlardı
geri getirmediler. İçimi bir sıkıntı kaplıyor. Otelde bizden başka hiç kimse
yok. Ne kalan başka bir müşteri ne de otel görevlisi. Son kibritimizle odanın
kapısını açıp içeri girdik. İlk işim kapıyı sıkıca kilitlemek oldu. Eşim hiç
konuşmuyor. Sessizce yatağın kenarına oturdu. Korkmuş olmalı. Adeta
kıpırdamadan duruyor. Bende ne yapabiliriz diye düşünüyorum. Gözüm karanlığa biraz alışınca, tatsız bir haberle
veya lafazan bir arkadaşın uzun sürecek konuşmalarıyla karşılaşmamak için yanıma almadığım cep telefonumu aramaya başladım. El yordamıyla bulmak mümkün
değil gibi. Telefon yok. Işık yok.
İnanılmaz bir sessizlik içerisinde odamızdayız. Yavaş adımlarla pencereye yaklaştım. Uzakta
bir yerde hafif bir ışık görüyorum. Bu el fenerinden mi geliyor? Yok değil.
Daha çok bir mum ışığına benziyor. Dikkatli bakıyorum. Bu titrek ışığı denizde balıkçılar mı yaktı? Veya Plaj kısmında birisi mi var? Aklıma bizi izlediğini düşündüğüm kişi geliyor.
Yoksa omu geliyor bu tarafa.. Merakla ve
endişeyle ışığı izlemeye çalışarak
pencereden dışarı bakıyorum. Sahildeki ışık zaman zaman görünüp kayboluyor. Bu arada gözüm karanlığa iyicene
alıştı. Cep telefonumu arıyorum. Her şey kötü gitmez ya bunu bulmam gerek. Çantalarımız
nerede? Neyse ki çantaya ulaşıyorum. Telefon
da içinde. Hemen ışığından yararlanarak odayı aydınlatıyorum. Odamızda ses çıkartmadan ve de konuşmadan
bekliyoruz. O anda kapının önünde bir ses duyar gibi oldum. Bu otelin oda
kapıları direkt olarak bahçeye açıldığı için bahçeden mi geldi ? Yoksa kapının önünde
birisimi var diye düşünüyorum. Dikkatli dinledim. Evet bir ses var. Çok hafifte olsa duyuluyor… '‘Kim
var orada ?'’ diye bağırdım. Ses kesildi. Kısa bir süre sonra gene aynı ses
duyulmaya başladı. Kapının önünde ayaklarını paspasa sürten birisinin çıkardığı sesler gibiydi. İyicene gerilmiştik. Ne yapacağımızı bilmiyorken birden elektrikler
geldi. İlk işim telefonun iyicene azalmış olan şarjını doldurmak için prize
takmak oldu. Daha sonra dışarıyı dinledim. Sesler kesilmişti. İçimin rahat
etmesi için kapıyı açıp dışarıya baktım. Kapının önünde kimse yoktu. Bahçeye
doğru biraz yürüdüm. Bahçedeki bir iki ışık ortamı tam olarak aydınlatmasa bile
yine de hiç yoktan iyiydi. Ortalık sakindi hiç kimse görülmüyordu. Çokta uzak
olmayan bir yerden köpek havlamaları duyuluyordu. Otelin köpeği yoktu, büyük
olasılıkla etraftaki çiftliklerden birisinden geliyordur diye
değerlendirdim. İçim oldukça rahat
ettikten sonra odaya döndüm. Eşim geceliğini giymiş yatağa uzanmıştı. Yanına
gitmek için sabırsızlanırken uzaktan geldiğini düşündüğüm bir silah sesi
duydum.
3.BÖLÜM
Eşim olanlara pek
aldırmadan derin bir uykuya daldı. Benim keyfim
kaçtı uyumayı düşünmüyorum. Sabaha kadar nöbet tutayım dedim. Nasıl olsa
uyuyamayacağım. Erotik düşüncelerim
hızlı bir şekilde uzaklaşırken odadaki
sedirin üzerine uzanarak düşünmeye başladım. Aslında otel odası da güvenli
sayılmazdı. Zayıf kilidin olduğu bir
kapı ve bahçenin hemen kenarındaki balkon ve bunun zayıf camlı kapısı güven
vermekten uzaktı. Eşimin fark etmeyerek derin bir uykuya daldığı için duymadığı
silah sesi neydi? Etraftaki köpekler
neden havlamışlardı? Otelde bize yardım edebilecek hiç kimse yok. Böyle
savunmasız zamanlarda insanın başına her şey gelebilir. Huzursuzum fakat bunu kendime
bile belli etmeden sedirin üzerinde sessizce oturuyorum.
Aradan kısa bir süre
geçtikten sonra balkon kapısından dışarıya bakarken polis arabasından geldiğini
düşündüğüm, mavi kırmızı renkli tepe ışıkları bahçenin içerisini aydınlatmaya
başladı. Merakım gittikçe artıyor, ne olduğunu öğrenmek için
sabırsızlanıyordum. Dikkatli dinleyince duyulan fakat anlaşılamayan konuşmalar
hissettim. Dikkatlice dinleyerek anlamaya çalıştım ama bu mümkün olmadı. Gidip
baksam mı? Çok merak ediyorum ama eşimi yalnız bırakmakta istemiyorum. Bir
müddet sessizce bekledim. Oldukça derin uyuyor zaten. Polis’te geldiğine göre tehlike bitmiş demektir.
Kapıyı da kilitlerim, balkon kapısının arkasına ağır koltuğu koyar, kısa bir
süre gelip bakarım diye düşünmemle dışarı çıkmam bir oldu. Bahçeden geçerek
seslerin yoğun olduğu otelin ön tarafına doğru yürüdüm. Biraz ilerde dört
kişinin olduğu bir kalabalık vardı. Yanlarına yaklaştığım zaman yerde yatan bir
ceset gördüm. Aralarında bulunan genç
bir kişi yanıma yaklaşarak
‘'Merhababen Çeşme Emniyet Müdürlüğünden Komiser
Öz. Bu otelde mi kalıyorsunuz?’'
'‘Merhaba, evet dün geldik ve eşimle
birlikte bir gece kalmayı düşünmüştük, sesleri duyunca
merak edip buraya geldim’'
Genç komiser
‘'Bu kişiyi tanıyor musunuz?'' diye sorularına devam etti. O zaman
dikkatli bakınca dün gece restoranda tek başına oturan adam olduğunu gördüm.
‘'Tanımıyorum ama dün
gece yemek yediğimiz restoranda tek başına oturuyordu. Etrafa ve bize dikkatli
baktığını hissedince aslında tedirgin olmuştuk.'’
Genç komiser gittiğimiz restoranın ismini
defterine yazdıktan sonra ‘'Bir de oraya soralım. Belki onlar tanıyordur'’ diyerek
etrafındaki iki polis memuruna bilgi verdi.
‘Komiserim adli
tabip ne zaman gelecek?’ genç memurun sorusunu yanıtlayan komiser Öz ‘Haber
verdik, birazdan burada olur. Savcının da gelmesini beklemek zorundayız.
Anlayacağınız daha uzun bir süre bir yere gitmek yok. Kim bu adam neden
öldürüldü? Bunlar da en kısa sürede yanıtlanması gereken sorular olarak bizi
bekliyor’ diye yanıtladı.
Olay ilgimi çekti.
Ne olacağını merak edip beklemeye başladım. Komiser Öz sürekli telsiziyle
merkeze bilgi verirken, ben de eşimi merak ettiğimden odamıza doğru kısa bir
ziyaret yaptım. Sessizce odanın kapısını
açtım. İçerde hiç ses yoktu. Eşim derin bir uykudaydı. İçim rahat etti. Cep
telefonumu alarak tekrar bahçenin önündeki polislerin arasında beklemeye
başladım. Gece duyduğum seslerle bu olayın bir ilgisi var mıydı? Bu öldürülen
kişi birilerinden kaçmak isterken otele doğru mu gelmişti? Yoksa bu kişiyi
takip edenler mi otelin içerisinde bekliyorlardı? Sorular, sorular zihnimin
içerisinde dolanıp duruyorlardı.
Az sonra resmi bir
araba ile savcı hemen arkasından adli tabip geldi. Savcı kısa bir inceleme
sonucunda gerekeni yaparsanız deyip ayrıldı. Adli tabip bir bayandı. Hatta
şimdiye kadar gördüğüm en güzel doktordu. Uzun boylu, sarı saçlı, beyaz
tenliydi. Sıkıca sarıldığı beyaz paltosu ve aynı renkteki kısa çizmeleri ile
çok çekici görünüyordu. Cesedi inceledi, başından aldığı tek kurşunla vefat
ettiğini ve kurşunun giriş yerini tutanaklara geçirdikten sonra, tahmini ölüm
süresi yaklaşık bir saat önce diye bildirdi.
Ceset otopsi yapılmak için adli tıp kurumuna gitmek üzere cenaze arabasına
konulurken Komiser Öz’de diğer memurlara ‘Şimdi yapacağımız bir şey yok yarın
gelip incelemesini yaparız’ derken arabasına doğru yöneldi. Benimde yapacak bir
şeyim kalmamıştı. Odama döndüm, sedirin üstünde oturarak sabahın olmasını
bekledim.
Bu kısa gezi de eşimle
aramızdaki sorunları çözme konusun da
bir konuşma geçmemişti. Kendimize ve gelecek günlerimize ait yeni bir
plan da yapmamıştık. Buna rağmen kısa birlikteliğimizde ki uyumumuz birbirimizi anladığımızı, hak verdiğimizi
gösteren öğeleri içermesi ve birlikteliğimizin devamını sağlama açısından çok
olumlu olmuş, tekrar birlikte oturduğumuz günlere dönmemizi sağlamıştı.
4.BÖLÜM
İzmir’ e döndükten
sonra ertesi gün, hatta diğer günlerde de başta yerel gazeteler olmak üzere pek
çok gazeteyi inceleyerek bu olay
hakkında bir bilgi aradım. Fakat tek
satır bile bahsedilmiyordu. Her halde bir şey öğrenemeyeceğim diye düşünürken
zaman içerisinde işlerimin yoğunluğundan ve eşimle birlikte oturmanın verdiği
rahatlıkla bu olaydan epey uzaklaştım. Aradan sanırım iki ay kadar bir zaman
geçmişti. İş için Çeşme’ye gittiğim bir
gün tesadüfen Çeşme Emniyet Müdürlüğünün önünden geçerken, yine bu olayı
hatırladım. Komiser Öz beni hatırlar mı? Yanına gideyim mi acaba? derken
kendimi içeride buldum. Odasındaydı. Beni hemen hatırladı. Gece karanlıkta kısa
bir süre görmüş olmasına rağmen beni hatırlaması hoşuma gitti. Çok zekiydi. Komiserin çay ikramından sonra konu ile ilgili
ilk sorumu yönlendirdim. ‘'Olayla ilgili bir gelişme oldu mu?’' Bu soruyu sorduğuma nedense hiç şaşırmadı. Sadece
bir şey söyleyip söylememek arasında kaldığını hissettim. Olay gazetelere yansımadığına göre
bir takım gizli bilgiler içeriyor olabilirdi. Biraz düşündü sonra;
‘'Kimseye bahsetmeyeceğinize emin olduğum ve bu
olayı gerçekten merak ettiğinizi hissettiğim için size biraz bilgi vereyim.
Yaklaşık beş yıl kadar önce gazetelere Çeşme ile Yunanistan’ın Sakız Adası arasında
bir kaçakçılık şebekesinin yakalandığına dair bir haber çıkmıştı. Bunu
hatırlıyormusunuz?'’
O aralar işim nedeniyle Çeşme’ye çok sık gelip
gittiğim, çoğu kez de orada kaldığım için ilgimi çeken bu olayı hatırlıyordum. Çeşme’nin
en batı noktası olan Uç Burnu civarında gözden uzak bir ev kiralayan kaçakçılar, Çeşme ile Sakız Adası arasında özellikle içki ve insan
kaçakçılığı yapmaktaydılar. Evin
etrafında başka hiçbir yerleşim olmadığı gibi konum olarak sahilin
yakınında olması onlar için büyük avantajdı. Ayrıca evin önündeki deniz kıyısında inşa ettirdikleri
iskeleye rahatlıkla yanaşabilen deniz
motorları uzun bir süre kaçakçılık işine
devam etmelerine olanak vermişti. Büyük
siyah otomobillerini gören herkes onlarla karşılaşmaktan çekinirdi. Zaman zaman
evlerinde yabancı konukların katıldığı, bol eğlenceli partiler düzenledikleri
bilinirdi. Evin etrafında daima silahlı kişiler nöbet tutar, yakınlarından hiç
kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Tamamen hatırladığım bir olaydan
bahsediyordu.
‘'Evet çok iyi hatırlıyorum. Sanırım daha sonra
bu kişiler yakalandılar.'’
Komiser Öz
benim hatırlamama biraz şaşırdı.
‘'İşte bu kişi de onlardan birisiydi. Büyük bir
vurgun sonrası istihbarat alan özel timler evi bastı. Evdekiler şaşkındı. Ne
yapacaklarını bilemeden teslim ol ihtarına karşı ateşle karşılık verdiler. Daha sonra
yakalanacaklarını anlayınca bir kısmı polisleri oyalarken diğerleri evi ateşe
verip bazı evrakların ve kaçakçılık mallarının yanmasını sağlayıp teslim oldular. Onları ihbar eden, tahmin
edeceğin gibi geçen gün başına kurşun sıkılmış halde bulunan şahıstı. İhbar
etmeden önce kendisi için oldukça büyük miktar da parayı da yanına alarak hem polisten, hem de
arkadaşlarından kaçmayı başarmıştı.'’
İlgiyle dinliyordum.
‘' Muhtemelen nasıl
olsa uzun süre hapiste kalırlar, belki de hiç çıkmazlar diye düşünüyordu.
Mahkeme ilk etapta her birisine on beşer
yıl hapis cezası vermesine rağmen yaklaşık dört yıl sonra hapisten çıktılar.
Tabi artık ne paraları vardı, ne de itibarları. Hepsi buhar olup gitmişti.'’
İlginç bir olaydan
bahsediyordu. Hiçbir sözünü kaçırmadan dinlemeye devam ettim. Komiser Öz kısa
bir aradan sonra anlatmaya devam etti.
'‘Hem kendilerine ait
olduğunu düşündükleri paralarını hem de yılların geçmesiyle artan intikamlarını almak için bu sahsı her tarafta
aramaya başladılar. Tahminime göre bulmaları zor olmadı. Kadınlara düşkünlüğünü
bildiklerinden belki de buraya çağırmak için bir kadın tuzağı kurdular. Burası
sadece tahmin, tam olarak bilmemiz mümkün değil.'’
Evet çok bilinmeyenli
denklem çözülmeye başlamıştı. Demek ondan restorana yalnız gelmiş, sürekli
etrafa bakarak bayanın gelmesini beklemişti. Restorandan çıktıktan sonra da
kuytu bir köşede kendilerine göre intikamlarını almışlardı. Olay çözülmüştü.
Kalkarken Komiser Öz’e çok teşekkür ettim. Kartımı uzatarak, İzmir’e geldiğinde
aramasından çok memnun olacağımı söyledim.
'‘Kordon boyunda balık keyfi yapalım. Mutlaka
bekliyorum. Hem sizde hikaye çoktur. Ben ve eşim zevkle dinleriz.'’
Komiser Öz’de beni
tanıdığından çok memnun olduğunu İzmir’e gelirse mutlaka arayacağını söyledi.
‘'Peki dedim, neden
bu olaya basına yansımadı?'’
Komiser Öz bu soruyu
beğenmemişti sus işareti yaptıktan sonra ‘Mutlaka bir sebebi vardır’ derken göz
kırpmayı da unutmadı. Anlamıştım. Tekrar teşekkür edip yanından ayrılırken
odasına,o gece gördüğüm, adli tabip
uzmanı olan genç doktorun girdiğini
gördüm. Gerçekten çok güzeldi. Kapının yanından geçerken göz göze geldik. Koyu
yeşil renkli gözleri gerçekten muhteşemdi. Selam verdim. Tanımamış olacak ki
yanıt vermeden boş gözlerle bana baktı. Komiser Öz’ün yanına gelmişti. Yoksa aralarında
duygusal bir ilişki mi vardı? Umarım
vardır. İkisi de bir birine çok yakışıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder