15 Mayıs 2019 Çarşamba

ESRARENGİZ BİR GECE


Canımın sıkıldığı günlerdi…Eşimle aramız yaklaşık bir aydan beri iyi değildi. Ufak ufak sorunların birikip bir volkana dönüştüğü günlerde, hakaretlerin başladığı bir gece kapıyı vurup çıkmıştım. Sorun benim için önemliydi. Eşim aynı düşünmüyordu. Ona göre benim fedakarlık yapmam ve oluşan bu durumu tamamen kabul etmem gerektiği fikrindeydi. Bana göre de asıl sorun  biriktirilmiş olan bir takım olumsuz düşüncelerdi. Ben kendi açımdan haklıydım. Ona sorarsanız oda kendi açısından haklıydı. İki tarafta haklı ise oluşan bu soğukluğun adı haliyle anlaşmazlık oluyor. Kapıdan çıkarken sinirliydim. Bir daha dönmem artık bu eve diye düşünüyordum…Nereye gideceğimi bile bilmeden gecenin on birinde uzaklaştım ondan.
Aradan saatler, günler, hatta haftalar geçti..Eşimi özlemeye başladığımı itiraf etmeliyim. Ondaki acayip inat, kendine olan aşırı güven, sanırım beni aramasını önledi. Bir iki zayif mesaj hep haklı olduğunu ima eder tarzdaydı. Hep o haklıydı. Ben haksız. Hep ben onun istediği gibi olacaktım. O ise olduğu gibi.. 
Özal hayatımın olumsuzlukları iş hayatıma da yansımıştı. Zaten aksi de düşünülemezdi. Hep dalgın, hep sıkıntıydım. Konsantrasyon sıkıntısı çekiyor, iş ortamında vakit geçiremiyordum. İşten çıkınca da canımın sıkıntısı devam ediyordu. Akşam olunca sabah olmasını, sabah olunca da akşam olmasını istiyordum..
İşte böyle vaktin zor geçtiği sıkıcı bir günün akşamın da işten çıktıktan sonra geçici olarak kaldığım o küçücük daireye dönmek istemedim. İzmir’de hava kararmak üzereydi. Akşam vakti sokaklar kalabalıklaşmaya başlamış, yoğun  cuma gününün bitişinde herkes evine ulaşmak için telaş içerisindeydi. Alsancak’tan kafamdaki düşüncelerle birlikte ara sokaklardan  Basmane’ye doğru yürümeye başladım. Aslında nereye gittiğimi bile bilmiyordum. Hafif hafif  yağmaya başlayan yağmur altında öylesine  yürüyordum. Basmane Garının  önündeki kalabalığın arasından geçip, Tilkilik istikametine  yöneldim. Bir şeyler içeyim, bu civarlarda mutlaka uygun bir yer vardır diye düşünürken, dükkanların arasında kalmış ve çoğu kimsenin gözünden kaçma olasılığı yüksek olan o minicik dükkan ve kapısındaki ufacık yazı dikkatimi çekti. ‘Dar Kapı Meyhanesi’ isminden sonra kapısına baktım. Hakikaten dar bir kapısı vardı. İsmini bundan mı alıyordu?  İsmini bir kenara bırakıp içeri girdim.  Hepsi metal ayaklı olan beş kadar masanın olduğu, floresan lambalarla aydınlatılmaya çalışılmış ufak bir mekandı.  Çok rahat olmayan sandalyelerinin bazılarının üst kısmı pas tutmuştu. Giriş kapısının hemen önünde yere serilen bir iki gazete yağmur zamanlarında paspas görevi görüyordu. Ufak dükkanın sol tarafında mezelerin konulduğu eski bir camlı buzdolabı vardı.  Daha doğrusu iki sıra rafı bulunan bu eski buz dolabının üst katı mezelere ayrılmasına rağmen alt katı tamamen soğan, domates, çeşitli meyvalar ile birlikte üstleri kapalı birçok  plastik kabın adeta sıkıştırıldığı bir ardiye deposu gibiydi. Dükkanda hiç müşteri yoktu. Ben içeri girince buzdolabının arkasındaki kişi, buzdolabının ışığını yakarak sanırım dolaptaki mezeleri bana göstermek istedi. Ama daha sonra da kapatmadı. Demek ki onun için de ilk müşterinin içeri girmesiyle gece başlamıştı. Buzdolabına doğru yürümektense sağ tarafta bulunan diğerlerine göre nispeten daha küçük olan bir masaya oturdum. Masanın üzerinde örtü yoktu. Sağ tarafında ki  az miktarda peçetenin yer aldığı bir peçetelik ile  tuzluk ve biberlik masanın dekorasyonunu tamamlıyordu. Masaya oturunca buz dolabının arkasında duran ve bu mekanın sahibi, garsonu ve aynı zamanda aşçısı olduğunu düşündüğüm oldukça uzun boylu ve kilolu bir şahıs bana doğru geldi. Önüne bağladığı ve tüm göbeğini örten beyaz önlük uzun süre yıkanmadığından olacak  oldukça kirli ve lekeliydi. '‘Buzdolabındaki mezelere bakmak ister misin?’' diye sordu. Bende ''Gerek yok sen tazelerinden bir iki tane getir.'’ diye yanıtladım. ‘'Sıcak bir şey düşünür müsün? sakatatlar, köfte, sucuklu, kaşarlı köftem var.'’ Pek iştahım yoktu ama böyle sorunca ‘'Kaşarlı köfte olsun ama getirmek için acele etme.'’  Arkasından beklenen soru geldi. ‘'Ne içersin.?’ ‘Rakı alayım, yirmilik olanlardan.'’  '‘Yirmilik bizde bulunmaz.'’ yanıtı oldukça sertti. Bunun üzerine bende ''Otuz beşlik olsun o zaman'' dedim. Hiç yanıt vermeden yanımdan ayrıldı. Biraz sonra fasulye pilaki, salata ve yoğurtlu patlıcandan oluşan mezelerimi ve tabi ki rakımı getirdi. Bardaklar beklediğimden  daha temizdi. Günün sıkıntılarını atmak için İlk rakımı biraz sert hazırladım. Sert rakının sıcaklığı mideme doğru giderken dikkatimin dağılması biraz sıkıntılarımı azalttı sanki..''Peynir ister misin?'’ diye seslenince. ‘'Olur bir dilim alayım.'’  Peynirde rakının yanında iyi gider doğrusu. Getirdiği peynir fena  görünmüyordu. Ufak bir parça  peyniri ikinci yudum rakıyla birlikte tattım. Sert ve tuzlu, tam meyhane peyniriydi.
Üçüncü kez bardağıma rakımı döktüm. İyi ki otuz beşlik söylemişim, yoksa yetmeyecekti diye düşünürken kapı gürültü bir biçimde açılarak iki  yeni müşteri dükkana girdi. Girerken konuşmalarına yüksek sesle devam ettiklerinden biraz rahatsızlık vericiydiler. Yan masalardan birisine oturup, şişman aşçıya seslendiler '‘Usta masayı donat.'’ Aşçı hiç sesini çıkartmadan başıyla tamam işareti yaptıktan sonra oda bu yüksek sesli konuşmadan rahatsız olmuş olacak ki müzik açma ihtiyacını hissetti. İlk parçayı Zeki Müren söylüyordu. ‘Daha benden ayrılmadan başka sevgili buldun.’ Şarkının sözleri içtiğim rakı ile karışınca beni bu yönde bir düşünceye yöneltti. ‘Acaba başka birini mi buldu? Ondan dolayı mı bu sorunları bilerek çıkarttı.’diye düşünmeye başladım. Tüm ortam adeta kaybolmuş sadece bu düşünce beynimi doldurmaya başlamıştı. Daha önce bu yönden hiç düşünmemiştim.Olabilir mi?Olabilir. Neden olmasın? Kim acaba ?...Çalıştığı şirket oldukça büyük. Epey çalışan var. Oradan da olabilir..Başka yerden de..Düşüncelerim canımın sıkılmasına neden oldu. Nereden aklıma getirdim ki bu olasılığı diye düşünürken bardağımdaki rakının bitmiş olduğunu fark ettim. Bir duble daha doldurdum. Rakımın ilk yudumu içmek üzereyken kapı yine gürültülü bir şekilde açıldı. Bu sefer üç kişi içeri girdi. Aşçı, garson ve mekanın sahibi olan kişi hemen yanlarına giderek boynunda bulunan bezi eline alarak masalarını silmeye başladı. Mutlaka tanıdığı kişilerdi. Zaten hiç sipariş vermeden masalarının üstü dolmaya başladı. Yeni gelenlerden birisi  sigara çıkartıp diğerlerine uzatırken '‘Bizim kül tablasını unuttun galiba?'’ diyerek yüksek sesle bağırdı. Bizim garson hemen yetmişlik rakıyla birlikte kül tablalarını masaya getirdi. Sigara dumanı mekanı doldurken bu yeni gelenlerin kendi aralarındaki konuşmalarından Zeki Müren’in sesi de  duyulmamaya başladı.İçlerinden birisi yine yüksek sesle ‘'Televizyonu açsana haberleri dinleyelim.'’ deyince  isteği derhal yerine getirildi. Canım sıkılmaya başlamıştı. Buraya haberleri dinlemeye değil kafamdaki düşünceleri kendimle paylaşmaya gelmiştim. Gürültü, sigara dumanı ve ızgaradan çıkan koku ufak dükkanı doldurmaya başlayınca kalkmak zamanı diye düşündüm. Rakının kalanını bardağıma döküp üzerine su koymadan içmek istedim. Ama alışık olmadığım bu durum bir yudumdan fazlasını içmeme engel oldu. Bende diğerleri gibi sesimi yükselterek ‘Usta hesap alsana’ diye bağırdım. Sesim biraz fazla çıkmış olacak ki içerideki herkes bana baktı. Ben onlardan oldukça rahatsız olmuştum. Bu sefer de onlar rahatsız olsun diye düşünerek bakışlara hiç aldırmadım. Aşçının '‘Köfteni getiriyordum’' demesine aldırmadan ‘'Başka sefer yerim sen onu da hesaba ilave et'’ dedikten sonra bildirdiği yekünü ödeyip dışarı çıktım. Yağmur ve soğuk şiddetini arttırmıştı. Gecenin erken saatleri olmasına rağmen sokak  boşalmıştı. Köşe başında yağmur altında portakal satmaya çalışan arabalı seyyar satıcıdan başka hiç kimse yoktu. Boş ve ıssız sokaktan İkiçeşmelik Caddesine doğru yürürken dağılan düşüncelerim yine eşim üzerinde yoğunlaşmaya başladı. İçkinin verdiği cesaret mi böyle düşünmeme sebep oluyordu, yoksa onu gerçekten özlemiş miydim? Karmaşık düşünceler içerisinde belki de bilinçsizce telefonumu çıkartıp ismini tuşladım. Telefon yaklaşık beş kere çaldıktan sonra açıldı. Soğuk ve kısık bir ses tonuyla ‘'Aloo'’ diye yanıtladı. Sesimi yükseltmeden '‘Merhaba,nasılsın?’' diye sordum. ‘'Nasıl olacağım? İyiyim işte..Seni dinliyorum.'’ Çok soğuk bir konuşma tarzıydı bu. Beklediğim gibi değildi. Buna aldırmadan konuşmama devam ettim. ‘'Seninle yarın Çeşme daha doğrusu Şifne Termal Otele gidelim mi?'’ diye sordum. Bir anda olmadık yerde gelen bu sorunun onu şaşkınlığa uğrattığını farkındayım ama bundan beş dakika önce benim aklımda bile bu program yoktu. Hatta düşünmeden söylediğimi itiraf etmeliyim. Daha önce birkaç kare Şifne Termal Otel’de kalmış ve sıcak su havuzu ve otelin sakinliği çok hoşumuza gitmişti. Bilinç altım onun da hoşuna giden bu eski programın yeniden hoşluk yaratacağını düşündüğümden olsa gerek bir anda aklıma geldi. Uzun bir süre yanıt vermedi. Yağmur altında durmuş heyecanla  yanıtını bekliyordum. Benden gelen bu öneriyi hiç beklemediğinden olsa ‘'İçki mi içtin?'’ diye sordu. ‘'Evet ama çok değil.’' diye yanıtladım. Gene bir sessizlik oldu. '‘Aramızdaki problemleri konuşmadan böyle bir geziye gitmek doğru mu?’' Uff sıkılmıştım bu tür sığ konuşmalarından. Yine onlardan birisiyle karşı karşıyaydım. Sinirlenmeden yanıt verdim. '‘Konuşmak istersen böyle sakin bir ortamda konuşmak ikimiz içinde iyi olmaz mı?’' gene suskunluk…Yağmur şiddetini iyicene arttırken bulunduğum saçağın altını artık terk etme zamanımın geldiğini hissettirirken bir kere daha sordum. ‘'Yanıtın nedir?'’ gene bekleme.. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum ama ayakkabımın içerisine su dolmaya başladığı hissediyordum. ‘'Tamam gidelim.'’ Sonunda istediğim yanıtı almıştım. Fazla uzatmadan vede tatil günleri geç uyanmayı sevdiğinden ‘'Yarın öğlene doğru  seni almaya gelirim.'’ Bu sefer düşünmeden hızlıca cevap verdi. ‘'Tamam yarın sabah görüşürüz. İyi akşamlar.'’

                                                                                                                        2.BÖLÜM
Ertesi gün saat tam on da evinin önündeydim. Bol miktarda nergis almayı da unutmadım. Adeta arabanın içi nergis ile dolmuştu. Telefonunu çaldırıp kapattım. Eskiden beri aramızda bir şifre olan bu iletişim,  geldim anlamını içeriyordu.  Herhalde bunu unutmamıştır diye düşünürken, arabaya doğru geldiğini gördüm. Hazırmış beni bekliyormuş demek. Bu hoşuma gitti. Daha önce görmediğim kırmızı dar bir pantolon siyah kazak ve kırmızı yağmurluyla hoş bir görüntüsü vardı. Koltuğunun nergisle dolu olduğunu görünce çok hoşuna gitmiş olacak ki biraz da şımarık bir ses tonuyla ‘Şimdi ben nereye oturacağım?’diye sordu. Çiçekleri arka koltuğa doğru alırken ‘Senin için her zaman yer açarım’ derken, parfümünün kokusuyla karışan  çiçek kokusu  hafiften başımın dönmesine yol açtı.
Ocak ayının son günleri olmasına rağmen hava güneşli ve mevsim normallerine göre sıcaktı. Dün akşamki yağmurdan eser kalmamıştı. Kahvaltı etmemiş olduğunu düşünerek, Güzelbahçe yakınlarında  sayıları her gün artan kahvaltı salonlarının birinde mola verdik. Güzel bir kahvaltı sonrası istikametimiz Çeşme’ydi. Havuz için erken miydi? Erken. Ne yapalım? O anda aklıma geldi. Arkeolojiye ve tarihi eserlere ilgisini bildiğimden hoşuna gideceğini düşünerek bir öneride bulundum.  Bir arkadaşımın bir zaman Çeşme’de büyük bir alış veriş merkezinin arka tarafında Rum yerleşimi zamanından kalma çok büyük bir ev olduğunu ve yerel halkın bu eve Saray ismini verdiklerinden bahsetmişti. Önerim o eve bakmamız şeklindeydi. Eşim tabi ki derhal kabul etti. Biraz  sorarak, biraz da dolaşarak aradığımız evi bulduk. Saray denilen evden geriye hiçbir şey kalmamış. Günümüze ulaşan sadece  iki adet  büyük su sarnıcı. Kısmen belli olan  bahçe duvarları oldukça geniş bir alanı çevreliyor. Mutlaka saraymış ama bunlardan başka görülecek bir şey yok. ‘Bu kadar aramamız bunları görmek için miydi?’ diyeceğini sanmama rağmen hiçbir şey söylemedi. Benimde söyleyecek bir şeyim yoktu tabi ki..
Bundan sonra hiç oyalanmadan Şifne’ye,  bir gece kalacağımız Termal Otel’e ulaştık. İlk işimiz otelin bahçesinin  büyük bir bölümünü kaplayan sıcak su  havuzuna girmek oldu. Havuz’da hiç kimse yok. Yaz aylarında iğne atsan yere düşmez derler ya . O kadar dolu oluyor. Ama kışın haliyle boş. Ben bu zamanlarını daha çok seviyorum. Hava soğuk, su sıcak. Çok keyifli oluyor. Eşimin enfes vücudunu da seyretmeyi özlemişim. Belinin kıvrımları ufak bir bikinin kapattığı göğüsleri beni eskisine göre daha çok heyecanlandırdı. Onun için havuz faslını oldukça uzattım.   Vakit hızla geçerken, havanın yavaş yavaş  kararmaya başlamasına kadar havuzda kaldık.  Havuzun kenarında  yaklaşık yirmi odalı lüks olmayan bir otelde bulunuyor. Otel açık mıydı acaba? Yer ayırtmamıştım aslında. Kendi kendine gelişen bir fikirdi. Bir sorayım. Açıkmış. Ama hiç müşteri yok. Sorun değil diye düşünerek daha önceki kararımızı pekiştirdik. Gece buradayız.
Hava iyice  kararana kadar odamızda dinlendik, tekrar tekrar odamızdaki sıcak su banyosuna girdik.  Kağıt oynadık. Fakat aramızdaki problemden hiç bahsetmediğimiz gibi, özlem halinde de olsa  şahane vücudunun yarattığı erotizmin rüzgarına kapılmadım. Ondan  eskiye göre daha çok tahrik olsam da sadece izlemekle yetinip, düşüncelerimi akşam yemeğinden sonraya sakladım. Eşim de bende oluşan heyecanı hissetmiş olacak ki,  hoşlandığım gibi aşırı makyaj yaptıktan sonra , kısa sayılabilecek eteklerinden birisini giydi. Biçimli bacaklarını saran ince çoraplar ve üstüne giydiği dar bluz ve kıyafetini tamamlayan ince topuklu ayakkabıları ile çekiciliğini  daha da arttırdı.  
 Gündüz’ün parlaklığı  siyahlıklara dönerken acayip bir sessizlikte ortalığı kaplamıştı. ‘Sahildeki restoranlardan birisine gidelim’ dedim. Sahilde lüks olmayan üç dört tane balık restoranı var. Hepsi açık. Kapılarının önündeki zayıf ışık isimlerinin görülmesine olanak sağlıyor. Bu olsun diyerek bir tanesinin kapısından içeri girdik. Ortasında büyük bir kömür sobasının yandığı tahta masalı küçük bir yer. Bizden başka iki veya üç masada müşteriler var. Kapıdan girerken yaşlı garsonun ‘Balıklarımız günlük’  dediğini hatırlıyorum. Sahil kıyısında olduğuna göre mutlaka öyledir diye düşündüm.  Siparişlerimiz geliyor. İlk lokmalardan sonra etrafa bakıyorum. İki masada ikişer kişi en arka masada ise tek başına oturan bir kişi bu gecenin müşterileri. İki masa kadar ilerimizde oturan çiftin hararetle bir şeyler konuştuklarını görüyorum. Sanırım tartıştıkları ciddi bir konu var. Diğer masada oturan genç bayan ile yaşlı bey evli mi acaba? Ya arkada tek başına oturan kişi neden tek gelmiş?
 Balıklarımızın tadına bakma zamanı. Balıklar güzel pişmiş. Rakıda güzel. Bir kadeh ..Bir kadeh daha derken epey vakit geçti sanırım. Etrafa baktım sadece en arka masadaki adam kalmış  diğerleri gitmiş. Oda eşimi mi izliyor? diye düşündüm. Ben bile eşime fark ettirmemeye çalışarak düzgün  bacaklarını ve dar bluzunun gizlediği vücut hatlarını  izliyordum. Bu kadar senelik karım olmasına rağmen bu gece ondan her zamankinden daha çok tahrik olduğumu hissediyorum. Yabancı birisinin tahrik olması daha doğal gibi geliyor bana. Bizi izliyor mu? Eşimin bana göre  muhteşem görüntüsü  onu da tahrik edebilir.  Bilemediğim için düşünmekten vaz geçiyorum. Kendi kendime gülümserken kıskandığımı düşünüyorum. Eşim '‘Ne oldu, kendi kendine gülüyor musun?'’ diye soruyor.  ‘'Güzel bir gece gülelim, eğlenelim'’ diyerek lafı değiştirmeye çalışıyorum. Bu arada saatte gecenin on biri olmuş. Vakit  ne kadar hızlı geçti. Kalkalım artık diye düşündük. Üstelikte gün içerisinde bayağı yorulduk. Artık otele dönme zamanı.  Dışarıda hava buz gibi. İçeride gürül gürül yanan sobanın sıcaklığından fark etmediğimiz soğuk hava dışarı çıkınca  hissediliyor. Restoranların  zayıf ışıkları da sönmüş. Bir iki elektrik direğinden  yansıyan ışıkların aydınlattığı yoldan otele doğru yürüyoruz. Tam o sırada tüm yerleşimin ışıkları birden kesilince koyu siyah bir karanlık ortalığı kapladı. İlk anda hangi yöne doğru gideceğimizi bilemiyoruz.  Masanın üzerindeki restoranın kibritini yanıma almam iyi olmuş. Onunla yolumuzu biraz aydınlatıp otele doğru yürürken, yolumuzu kaybetmeyelim diye  düşünüyoruz. Arkamızda bir ses duyar gibi oldum. Restoranda tek başına oturan adam aklıma geldi. Yemek sırasında sürekli bizi izliyor gibiydi. Arkamızdan mı geldi acaba? Niyeti nedir? Hızla bunları düşünüyorum. Başımı birden arkama çevirdim. Kimse yok. Olsa da bu karanlıkta görmek mümkün değil zaten.. Sesler kesildi. Etrafı dinliyorum. Hafif esen rüzgarın çıkarttığı bir uğultudan başka ses yok. Zar zor oteli bulduk. Hemen arabamıza binip uzaklaşalım diye düşünürken arabamızın anahtarlarının resepsiyon da kaldığını fark ediyorum. Gündüz arabayı çekmek için almışlardı geri getirmediler. İçimi bir sıkıntı kaplıyor. Otelde bizden başka hiç kimse yok. Ne kalan başka bir müşteri ne de otel görevlisi. Son kibritimizle odanın kapısını açıp içeri girdik. İlk işim kapıyı sıkıca kilitlemek oldu. Eşim hiç konuşmuyor. Sessizce yatağın kenarına oturdu. Korkmuş olmalı. Adeta kıpırdamadan duruyor. Bende ne yapabiliriz diye düşünüyorum. Gözüm  karanlığa biraz alışınca, tatsız bir haberle veya lafazan bir arkadaşın uzun sürecek konuşmalarıyla  karşılaşmamak için  yanıma almadığım cep telefonumu   aramaya başladım. El yordamıyla bulmak mümkün değil gibi.  Telefon yok. Işık yok. İnanılmaz bir sessizlik  içerisinde  odamızdayız.  Yavaş adımlarla pencereye yaklaştım. Uzakta bir yerde hafif bir ışık görüyorum. Bu el fenerinden mi geliyor? Yok değil. Daha çok bir mum ışığına benziyor. Dikkatli bakıyorum. Bu titrek  ışığı denizde balıkçılar mı yaktı?  Veya Plaj kısmında birisi mi var? Aklıma  bizi izlediğini düşündüğüm kişi geliyor. Yoksa omu geliyor  bu tarafa.. Merakla ve endişeyle ışığı izlemeye çalışarak  pencereden dışarı bakıyorum. Sahildeki ışık zaman zaman görünüp  kayboluyor. Bu arada gözüm karanlığa iyicene alıştı. Cep telefonumu arıyorum. Her şey kötü gitmez ya bunu bulmam gerek. Çantalarımız nerede? Neyse ki  çantaya ulaşıyorum. Telefon da içinde. Hemen ışığından yararlanarak odayı aydınlatıyorum.  Odamızda ses çıkartmadan ve de konuşmadan bekliyoruz. O anda kapının önünde bir ses duyar gibi oldum. Bu otelin oda kapıları direkt olarak bahçeye açıldığı için bahçeden mi geldi ? Yoksa kapının önünde birisimi var diye düşünüyorum. Dikkatli dinledim. Evet  bir ses var. Çok hafifte olsa duyuluyor… '‘Kim var orada ?'’ diye bağırdım. Ses kesildi. Kısa bir süre sonra gene aynı ses duyulmaya başladı. Kapının önünde ayaklarını paspasa  sürten birisinin çıkardığı sesler gibiydi. İyicene gerilmiştik. Ne yapacağımızı bilmiyorken birden elektrikler geldi. İlk işim telefonun iyicene azalmış olan şarjını doldurmak için prize takmak oldu. Daha sonra dışarıyı dinledim. Sesler kesilmişti. İçimin rahat etmesi için kapıyı açıp dışarıya baktım. Kapının önünde kimse yoktu. Bahçeye doğru biraz yürüdüm. Bahçedeki bir iki ışık ortamı tam olarak aydınlatmasa bile yine de hiç yoktan iyiydi. Ortalık sakindi hiç kimse görülmüyordu. Çokta uzak olmayan bir yerden köpek havlamaları duyuluyordu. Otelin köpeği yoktu, büyük olasılıkla etraftaki çiftliklerden birisinden geliyordur diye değerlendirdim.  İçim oldukça rahat ettikten sonra odaya döndüm. Eşim geceliğini giymiş yatağa uzanmıştı. Yanına gitmek için sabırsızlanırken uzaktan geldiğini düşündüğüm bir silah sesi duydum.

                                      3.BÖLÜM
Eşim olanlara pek aldırmadan derin bir uykuya daldı. Benim keyfim  kaçtı uyumayı düşünmüyorum. Sabaha kadar  nöbet tutayım dedim. Nasıl olsa uyuyamayacağım.  Erotik düşüncelerim hızlı bir şekilde  uzaklaşırken odadaki sedirin üzerine uzanarak düşünmeye başladım. Aslında otel odası da güvenli sayılmazdı. Zayıf  kilidin olduğu bir kapı ve bahçenin hemen kenarındaki balkon ve bunun zayıf camlı kapısı güven vermekten uzaktı. Eşimin fark etmeyerek derin bir uykuya daldığı için duymadığı silah sesi neydi?  Etraftaki köpekler neden havlamışlardı? Otelde bize yardım edebilecek hiç kimse yok. Böyle savunmasız zamanlarda insanın başına her şey gelebilir. Huzursuzum fakat bunu kendime bile belli etmeden sedirin üzerinde sessizce oturuyorum.
Aradan kısa bir süre geçtikten sonra balkon kapısından dışarıya bakarken polis arabasından geldiğini düşündüğüm, mavi kırmızı renkli tepe ışıkları bahçenin içerisini aydınlatmaya başladı. Merakım gittikçe artıyor, ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Dikkatli dinleyince duyulan fakat anlaşılamayan konuşmalar hissettim. Dikkatlice dinleyerek anlamaya çalıştım ama bu mümkün olmadı. Gidip baksam mı? Çok merak ediyorum ama eşimi yalnız bırakmakta istemiyorum. Bir müddet sessizce bekledim. Oldukça derin uyuyor zaten. Polis’te  geldiğine göre tehlike bitmiş demektir. Kapıyı da kilitlerim, balkon kapısının arkasına ağır koltuğu koyar, kısa bir süre gelip bakarım diye düşünmemle dışarı çıkmam bir oldu. Bahçeden geçerek seslerin yoğun olduğu otelin ön tarafına doğru yürüdüm. Biraz ilerde dört kişinin olduğu bir kalabalık vardı. Yanlarına yaklaştığım zaman yerde yatan bir ceset gördüm. Aralarında bulunan  genç bir kişi yanıma yaklaşarak
‘'Merhababen Çeşme Emniyet Müdürlüğünden Komiser Öz. Bu otelde mi kalıyorsunuz?’' 
 '‘Merhaba, evet dün geldik ve eşimle birlikte   bir gece kalmayı düşünmüştük, sesleri duyunca merak edip buraya geldim’'
Genç  komiser  ‘'Bu kişiyi tanıyor musunuz?'' diye sorularına devam etti. O zaman dikkatli bakınca dün gece restoranda tek başına oturan adam olduğunu gördüm.  
‘'Tanımıyorum ama dün gece yemek yediğimiz restoranda tek başına oturuyordu. Etrafa ve bize dikkatli baktığını hissedince aslında tedirgin olmuştuk.'’
 Genç komiser gittiğimiz restoranın ismini defterine yazdıktan sonra ‘'Bir de oraya soralım. Belki onlar tanıyordur'’ diyerek etrafındaki iki polis memuruna bilgi verdi.
‘Komiserim adli tabip ne zaman gelecek?’ genç memurun sorusunu yanıtlayan komiser Öz ‘Haber verdik, birazdan burada olur. Savcının da gelmesini beklemek zorundayız. Anlayacağınız daha uzun bir süre bir yere gitmek yok. Kim bu adam neden öldürüldü? Bunlar da en kısa sürede yanıtlanması gereken sorular olarak bizi bekliyor’ diye yanıtladı.
Olay ilgimi çekti. Ne olacağını merak edip beklemeye başladım. Komiser Öz sürekli telsiziyle merkeze bilgi verirken, ben de eşimi merak ettiğimden odamıza doğru kısa bir ziyaret yaptım.  Sessizce odanın kapısını açtım. İçerde hiç ses yoktu. Eşim derin bir uykudaydı. İçim rahat etti. Cep telefonumu alarak tekrar bahçenin önündeki polislerin arasında beklemeye başladım. Gece duyduğum seslerle bu olayın bir ilgisi var mıydı? Bu öldürülen kişi birilerinden kaçmak isterken otele doğru mu gelmişti? Yoksa bu kişiyi takip edenler mi otelin içerisinde bekliyorlardı? Sorular, sorular zihnimin içerisinde dolanıp duruyorlardı.
Az sonra resmi bir araba ile savcı hemen arkasından adli tabip geldi. Savcı kısa bir inceleme sonucunda gerekeni yaparsanız deyip ayrıldı. Adli tabip bir bayandı. Hatta şimdiye kadar gördüğüm en güzel doktordu. Uzun boylu, sarı saçlı, beyaz tenliydi. Sıkıca sarıldığı beyaz paltosu ve aynı renkteki kısa çizmeleri ile çok çekici görünüyordu. Cesedi inceledi, başından aldığı tek kurşunla vefat ettiğini ve kurşunun giriş yerini tutanaklara geçirdikten sonra, tahmini ölüm süresi yaklaşık bir saat önce diye bildirdi.  Ceset otopsi yapılmak için adli tıp kurumuna gitmek üzere cenaze arabasına konulurken Komiser Öz’de diğer memurlara ‘Şimdi yapacağımız bir şey yok yarın gelip incelemesini yaparız’ derken arabasına doğru yöneldi. Benimde yapacak bir şeyim kalmamıştı. Odama döndüm, sedirin üstünde oturarak sabahın olmasını bekledim.
Bu kısa gezi de eşimle aramızdaki sorunları çözme konusun da  bir konuşma geçmemişti. Kendimize ve gelecek günlerimize ait yeni bir plan da yapmamıştık.  Buna rağmen  kısa  birlikteliğimizde ki uyumumuz  birbirimizi anladığımızı, hak verdiğimizi gösteren öğeleri içermesi ve birlikteliğimizin devamını sağlama açısından çok olumlu olmuş, tekrar birlikte oturduğumuz günlere  dönmemizi sağlamıştı.

                                      4.BÖLÜM
İzmir’ e döndükten sonra ertesi gün, hatta diğer günlerde de başta yerel gazeteler olmak üzere pek çok gazeteyi inceleyerek  bu olay hakkında  bir bilgi aradım. Fakat tek satır bile bahsedilmiyordu. Her halde bir şey öğrenemeyeceğim diye düşünürken zaman içerisinde işlerimin yoğunluğundan ve eşimle birlikte oturmanın verdiği rahatlıkla bu olaydan epey uzaklaştım. Aradan sanırım iki ay kadar bir zaman geçmişti. İş için  Çeşme’ye gittiğim bir gün tesadüfen Çeşme Emniyet Müdürlüğünün önünden geçerken, yine bu olayı hatırladım. Komiser Öz beni hatırlar mı? Yanına gideyim mi acaba? derken kendimi içeride buldum. Odasındaydı. Beni hemen hatırladı. Gece karanlıkta kısa bir süre görmüş olmasına rağmen beni hatırlaması hoşuma gitti. Çok zekiydi.  Komiserin çay ikramından sonra konu ile ilgili ilk sorumu yönlendirdim. ‘'Olayla ilgili bir gelişme oldu mu?’'  Bu soruyu sorduğuma nedense hiç şaşırmadı. Sadece bir şey söyleyip söylememek arasında kaldığını  hissettim. Olay gazetelere yansımadığına göre bir takım gizli bilgiler içeriyor olabilirdi. Biraz düşündü sonra;
 ‘'Kimseye bahsetmeyeceğinize emin olduğum ve bu olayı gerçekten merak ettiğinizi hissettiğim için size biraz bilgi vereyim. Yaklaşık beş yıl kadar önce gazetelere Çeşme ile Yunanistan’ın Sakız Adası arasında bir kaçakçılık şebekesinin yakalandığına dair bir haber çıkmıştı. Bunu hatırlıyormusunuz?'’
 O aralar işim nedeniyle Çeşme’ye çok sık gelip gittiğim, çoğu kez de orada kaldığım için ilgimi çeken bu olayı hatırlıyordum. Çeşme’nin en batı noktası olan Uç Burnu civarında gözden uzak bir ev kiralayan  kaçakçılar, Çeşme ile  Sakız Adası arasında özellikle içki ve insan kaçakçılığı yapmaktaydılar. Evin  etrafında başka hiçbir yerleşim olmadığı gibi konum olarak sahilin yakınında olması onlar için büyük avantajdı. Ayrıca  evin önündeki deniz kıyısında inşa ettirdikleri iskeleye rahatlıkla yanaşabilen  deniz motorları  uzun bir süre kaçakçılık işine devam etmelerine olanak vermişti.  Büyük siyah otomobillerini gören herkes onlarla karşılaşmaktan çekinirdi. Zaman zaman evlerinde yabancı konukların katıldığı, bol eğlenceli partiler düzenledikleri bilinirdi. Evin etrafında daima silahlı kişiler nöbet tutar, yakınlarından hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Tamamen hatırladığım bir olaydan bahsediyordu.
 ‘'Evet çok iyi hatırlıyorum. Sanırım daha sonra bu kişiler yakalandılar.'’
Komiser Öz benim  hatırlamama biraz şaşırdı.
 ‘'İşte bu kişi de onlardan birisiydi. Büyük bir vurgun sonrası istihbarat alan özel timler evi bastı. Evdekiler şaşkındı. Ne yapacaklarını bilemeden teslim ol ihtarına karşı  ateşle karşılık verdiler. Daha sonra yakalanacaklarını anlayınca bir kısmı polisleri oyalarken diğerleri evi ateşe verip bazı evrakların ve kaçakçılık mallarının yanmasını sağlayıp  teslim oldular. Onları ihbar eden, tahmin edeceğin gibi geçen gün başına kurşun sıkılmış halde bulunan şahıstı. İhbar etmeden önce kendisi için oldukça büyük miktar da  parayı da yanına alarak hem polisten, hem de arkadaşlarından  kaçmayı başarmıştı.'’
İlgiyle dinliyordum.
‘' Muhtemelen nasıl olsa uzun süre hapiste kalırlar, belki de hiç çıkmazlar diye düşünüyordu. Mahkeme ilk etapta her birisine  on beşer yıl hapis cezası vermesine rağmen yaklaşık dört yıl sonra hapisten çıktılar. Tabi artık ne paraları vardı, ne de itibarları. Hepsi buhar olup gitmişti.'’ 
İlginç bir olaydan bahsediyordu. Hiçbir sözünü kaçırmadan dinlemeye devam ettim. Komiser Öz kısa bir aradan sonra anlatmaya devam etti.
'‘Hem kendilerine ait olduğunu düşündükleri paralarını hem de yılların geçmesiyle artan intikamlarını almak için bu sahsı her tarafta aramaya başladılar. Tahminime göre bulmaları zor olmadı. Kadınlara düşkünlüğünü bildiklerinden belki de buraya çağırmak için bir kadın tuzağı kurdular. Burası sadece tahmin, tam olarak bilmemiz mümkün değil.'’
Evet çok bilinmeyenli denklem çözülmeye başlamıştı. Demek ondan restorana yalnız gelmiş, sürekli etrafa bakarak bayanın gelmesini beklemişti. Restorandan çıktıktan sonra da kuytu bir köşede kendilerine göre intikamlarını almışlardı. Olay çözülmüştü. Kalkarken Komiser Öz’e çok teşekkür ettim. Kartımı uzatarak, İzmir’e geldiğinde aramasından çok memnun olacağımı söyledim.
'‘Kordon boyunda balık keyfi yapalım. Mutlaka bekliyorum. Hem sizde hikaye çoktur. Ben ve eşim zevkle dinleriz.'’
Komiser Öz’de beni tanıdığından çok memnun olduğunu İzmir’e gelirse mutlaka arayacağını söyledi.
‘'Peki dedim, neden bu olaya basına yansımadı?'’ 
Komiser Öz bu soruyu beğenmemişti sus işareti yaptıktan sonra ‘Mutlaka bir sebebi vardır’ derken göz kırpmayı da unutmadı. Anlamıştım. Tekrar teşekkür edip yanından ayrılırken odasına,o gece gördüğüm,  adli tabip uzmanı  olan genç doktorun girdiğini gördüm. Gerçekten çok güzeldi. Kapının yanından geçerken göz göze geldik. Koyu yeşil renkli gözleri gerçekten muhteşemdi. Selam verdim. Tanımamış olacak ki yanıt vermeden boş gözlerle bana baktı. Komiser Öz’ün yanına gelmişti. Yoksa aralarında duygusal bir ilişki mi vardı?  Umarım vardır. İkisi de bir birine çok yakışıyordu.            



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder